Yükselme Devri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yükselme Devri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2019 Pazar

Türk ve Bizans Mimarisine Dair Bir Mukayese

Hepimiz biliyor ve okuyoruz ki, Türk mimarisi hakkında kitap ve makale yazan bazı ecnebi muharrirler, mimarimize ve san’at tarihimize dair epeyce yanlış yazılar yazmışlardır. Zaman geçtikçe, mağşuş bilgiler arasına karışan bu mevzuu incelemenin ve bilhassa Bizans mimarisiyle Türk mimarisini mukayese etmenin faydasız bir meşgale olmıyacağı kanaatindeyim.
Türkler sade münferit mimaride değil, toplu mimari demek olan şehircilikte de büyük bir liyakat ve yaradıcı bir kudret göstermişlerdir. Eğer İstanbul’u, evvelce hiç medeniyet görmemiş olan hali bir ovada kurmuş olsalardı bile, tek başına orijinal bir eser yaratmış olduklarına delalet ederdi. Kaldı ki bu şehri orta çağda, mimarisinin debdebesi ve san’atının cazibesiyle gerek Avrupalıların, gerek Asyalıların gözlerini kamaştırmış olan eski Bizans Konstantinyesi’nin yerinde, ona her cihetle zıt ve başka türlü bir estetikte kurmuş olmaları hiç bir te’sirin altında kalmıyan çok orijinal ve yaratıcı kabiliyetlerinin en kat’i bir belgesi olsa gerektir.
İstanbul’a, dünyanın en büyük ve en bediî, hatta en karakteristik şehirler arasında, layık olduğu bu yüksek dereceyi kazandıran, şehrin iç durumu olduğu kadar dış manzarasının da güzelliğidir. Onlar İstanbul’u kurarken bu ehemmiyetli noktayı düşünmemiş olsalardı, netice iyi olacak yerde fena olurdu. Belki içten güzel planlara göre kurulan abideler, dıştan çok fena bir yığın yapardı. Halbuki güzel İstanbul’un dış görünüşü belki içinden de güzeldir. Bu görünüş, güneş altında olduğu kadar tulu’da, gurupta, hatta gece karanlığında bile güzeldir. Bu hiç şüphesiz, yüksek bir sanat zevkinin neticesidir. Tesadüfler hazan ortaya birşeyler çıkarabilir, fakat onlar san’at eserleri değildir. San’at eserlerini mutlaka ince bilgiler, yüksek duygular yaratır. İşte Beyoğlu bu hakikatin en beliğ bir misalidir. Aynı hava, aynı güneş, aynı sahilin bir parçası olduğu halde, hariçten görünüşü adeta bir taş yığınından başka birşey değildir.
Bu misal bize gösteriyor ki, cetlerimiz bu işlere başladıkları zaman, ne yapmak istediklerini pek iyi biliyorlar, hiç şüphesiz, planlı ve metotlu hareket ediyorlardı. Bu fikre hakim olan kuvvetin saiki, milli gururdur. Kimseye benzememek, san’at zevkini kimseden iare etmemek ve kendi san’atıyla övünmek gururu. İşte bu meşru benlik bugün bize bir devir hediye etmiş, ve san’at tarihine de çok önemli bir fasıl açtırmıştır. Zaten dünya san’at tarihinde mukayyet belli başlı mektepler hep böyle doğmuş, böyle inkişaf etmiştir. Sonra Rokokolar, Baroklar devrinde değişen bu zihniyetin tevlit ettiği netice, gözümüzün önündedir.
Hepimizin bildiği gibi, Kanuni Sultan Süleyman devrinde, son fırçaları vurulan bu muazzam tablo, yine o devirde tamama ermiş, bütün dünyanın hayranlığını üzerine çevirmişti. Marmara’nın, Boğaziçi’nin ve Halic’in çerçevelediği bu çok sevilen Türk tablosunun yaratıcıları, Fatih devrinden Kanuni asrına kadar Ali Neccar, Eski Mimar Ayas, Mimar Hayrettin ve Mimar Kemalettin gibi büyüklerle çırakları ve muavinleri ise de, o san’atkarları bu kudrete sürükliyen de, nasıl inkar edebiliriz ki, asrın ince duyguları ve ince zevki idi.
Çünkü o devirde, mimarlıkla beraber san’atın diğer mühim bir kolu olan şiir, edebiyat ve musiki de ilerlemişti. Bu sevgi bir gösteriş, bir üzentiden ibaret değil, tamamen asalet peyda etmiş ve millileşmiş bir bilgi halini almıştı. Zaten san’atın medeniyete olan hizmetinden faydalanmak için böyle kültürel bir hal alması, belli başlı şartlardan biridir.
Mimar Sinan ve ondan sonra gelen Davut’lar, Kasım’lar, Dalgıç Ahmet Çavuşlar, Mehmed Ağalar ve Mustafa’lar bu muazzam tabloyu gittikçe zenginleştiren değerli san’atkarlardır.
Bu güzelliği seven ve takdir eden sade biz miyiz? Hayır, bütün dünya, bütün garp ve şark dünyası bunun hayranıdır. Bizde, son senelerde çıkan birkaç kıymetli eser müstesna, bunun hakkında yazılmış kitap bile yoktur. Fakat garpta, bu mevzuda ciltlerle kitap yazılmış, resimler, albümler basılmış, tomarlarla makaleler çıkmış, dünya müzelerinin şaheserleri arasında yer tutan ölmez tablolar vücude getirilmiştir. Hattâ itiraf edelim, bu el-beyendiliğin bizim sevgimizin üzerinde bile pek büyük te’siri olmuştur.
Türk mimarisi bir kubbe ve kemer mimarisidir. Bu mimariyi kendi fasilesinden herhangi bir mimariye benzetmek onun hususiyetlerini görmemek demektir. Bu mimarinin Bizans mimarisinden örnek aldığını iddia etmek mimari unsurlardaki farkları anlamamaktan başka bir şey değildir. Böyle basit bir görüşle işi halletmiye kalkarsak, bütün kubbe ve kemer mimarisini, mesela Gotik mimari ile Türk mimarisini bir stile icra etmek lazım gelir. Basit görüşlerin san’at tarifinde yeri yoktur. Her memleketin, her milletin kubbe ve kemer mimarisindeki üslup farkı, o mimariyi teşkil eden parçaların şekilleri, ölçüleri ve onların da birbirleriyle birleşmelerinden hasıl olan bütünlük farkıdır. İşte bu fark Türk mimarisinde tamamen müstakil ve tamamen orijinaldir.
Mimarimizin kalınlık, ağırlık, açıklık, muvazene ve mihver irtifaları tamamen hususidir. Bu fennen sabit olmuş bir hakikattir. Türk mimarisinin başlı başına hakim bir üslubun sahibi olan mevcudiyeti karşısında, onun Bizans taklidi olduğunu iddia etmenin ne kadar basma kalıp bir iddia olduğunu anlamak için mutahassıs olmağa hacet yoktur. Bir kere Bizans kubbelerine, Bizans kemerlerine iç ve dış tezyinatına, her iki yapının umumi görünüşüne, sathi bir nazarla bakmak kifayet eder. Bu binalar arasında göreceğimiz farklar, sade hendesi ve mimari şekillerinde de değildir. Türkler yapıcılık tekniğinde de Bizanslılar’dan hiçbir şey almamışlardır. Mesela tuğla eb’adında harçların nevinde ve kalınlığında bile bir benzeyiş yoktur. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldığı zaman, şehirde bir haylı tuğla fabrikası vardı. Bunları biz şimdi markalarından biliyor ve devirlerini tayin ediyoruz. Türk mimarları pekala bu fabrikalardan istifade edebilirlerdi. Fethi müteakip yapılan yapılarda, hiç böyle bir şeye tesadüf etmiyoruz.
Birkaç ta teknik misal verelim. Bizanslılar küçük kubbelerde manastır tonozu dediğimiz çapraz tonozları kullanmışlar, halbuki Türk mimarları bunun yerine kürrevî kubbe yapmışlardır. Türklerin nadiren yaptıkları bu tarz tonozlar ise, kendi tekniklerine göre yapılmıştır. Bizanslılar böyle, mikyası küçük kemer ve çapraz tonozları kalıpsız da yapıyorlardı. Şimdi bunların hemen hemen hepsi feci bir haldedir. Türkler hiçbir zaman kalıpsız ne kemer, ne de tonoz yapmışlardır. Türk tuğlaları dar ve Bizans tuğlalarından daha küçüktür. Bizans işçiliğinde iki tuğla arasında bir tuğla kalınlığından fazla harç vardır. Türk kubbe ve duvarlarındaki harç kalınlığı, tuğla kalınlığından da azdır. Türk harcının ince dövülmüş horasan olmasına mukabil Bizans harcı çok kabadır. Hatta horasanlarının içinde fındık kadar tuğla kırıkları vardır. Bizans’ın kubbe ve kemer işçiliği kaba ve intizamsızdır. Şimdi bu farkı görmek için Fatih devrinin yapısı olan Bab-ı-Hümayun’un kubbesiyle yine o devirden kalan İstanbul bedesteninin kubbe işçiliğine bakmak, bir de Ayasofya’daki Bizans kubbelerini görmek kifayet eder. Hatta onuncu yüzyıldan sonraki Bizans işçiliği feci bir haldedir. Ecnebi muharrirler, Türk mimarlarının camilerimizi yaparken Ayasofya’yı taklit ettiklerini yazarlar. Hepimiz biliyoruz, bunların içinde, Charles Texier gibi daha ileri giderek, “Osmanlıların kendilerine mahsus mimarileri yoktur. Çadır ve aşiret halkı oldukları için yapıcılık san’atına bigane kalmışlardır. Umum binalarını yabancılar, Rumlar, Ermeniler, Arap ve Acemler yapmıştır,, diyenler bile vardır.
Ayasofya’yı taklit etmek bahsinde bilhassa kubbe mes’elesinde bazı Türk dostu yabancı muharrirler de diğerleriyle ittifak ediyorlar. Bu belki iyi niyetli bir yanılmadır. O halde dostlarımızla bu bahsi dostça münakaşa edebiliriz. Ben Türk mimarlarının, Ayasofya’nın hiçbir şeyini kopye etmediklerine kani olanlardanım. Her halde şu kısa yazımızla bu nazik noktayı aydınlatmıya çalışırken, biraz da Ayasofya’yı incelemek faydasız olmıyacaktır.
İmparator Justinian Ayasofya’yı yaptırırken, mabedin kubbesinin, gök kubbeyi temsil etmesini ve ilahi bir kuvvetle semadan altın zincirle asılmış gibi olmasını şart koşmuştur. İmparatorun bu bina yapılırken verdiği, daha böyle pek çok taşkın ve coşkun emirleri vardır. Mutahassısları şaşırtan bu emirlerin inşaatın ve metanetinin aleyhine neticeler tevlit ettiğinde şüphe yoktur.
Mabede haç biçimi (crüciform) vermek için şimal ve cenup duvarlarına yarım kubbe yapılmamış, bu vazife kalın ve ağır kemerlere bırakılmıştır. Bu mühim noktaya dair meşhur İngiliz mimarı Jackson(1)’ı dinliyelim:
Kubbenin bütün ağırlığı pandantiflere, fil ayaklarına ve büyük kemerler üzerine yığılmıştır. Şark ve garp cihetlerindeki kemerler yarım kubbelerle takviye edilmişse de, şimal ve cenup taraflarında istinatlar o kadar temadi etmez. Bu tarafta mimar, çok kalın olan kemerlere güvenmiştir.”
Bu fil ayaklarını ikinci katta kemerli ve araları boş yapmak, onların arkalarında bulunan küçük fil ayaklarını hem alt katta, hem üst katta masif yapmamak mimari bir kusurdur. Bu fikirde de bütün mimarlar müttefiktirler. Bu boşluklar sonradan Türk mimarları tarafından doldurulmuştur. Bir Fransız mimarı(2) Justinian Ayasofya’sının mimarları olan Anthemius ve Isidor’un, Ayasofya’nın temellerine kaynatılmış arpa suyu, kireç ve horasandan mürekkep bir nevi (mortier) kullandıklarını yazıyor. Seba melikesi Belkisin sarayının temellerinde, zift kullanılmış olduğunu, buna mukabil Bizanslıların da bu halitayı icat ettiklerini, hatta meşe ağaçlarıyla bir nevi radier general yaptıklarını uzun uzadıya izah ediyor. Eğer bu doğru ise, Bizanslıların kubbe yapısında olduğu gibi, temel işlerinde de yeni yeni tecrübelere giriştikleri anlaşılıyor.
Türk mimarları Bizansın böyle halitalarını da hiç kullanmamışlardır. Onlar binanın üstü kadar toprak altına da ehemmiyet verirlerdi. Abidelerimizin temelleri bu sözlerimizin en canlı belgeleridir. Mimarlarımız bilgilerini ilk fırsatta, Ayasofya için de kullanmışlardır.
Türklerin yontulmuş ve şekillendirilmiş taşları, demir kenetler, eritilmiş kurşunla ve kendilerine mahsus bir meharetle tutturmaları bütün garp mimarlarının övündüğü bir iştir. İşte o zarif ince uzun minarelerimiz, bu meharet sayesinde fırtınalara, depremlere göğüs gererler. Ayasofya’nın imdadına ilk yetişen mimarımız, daha İstanbul zaptedilmezden evvel, Bizans imparatorunun ricası üzerine, Edirne’den gönderilen Mimar Ali Neccar’dır. Sade o mu? İstanbul’un zaptından beri, bütün Türk mimarları Ayasofya’ya emek vermişlerdir. Fakat onlar bu meşgalelerini, binayı kopye etmek için değil, yaşatmak için sarfetmişlerdir.
Ayasofya kubbesi ve Türk kubbeleri
532 de inşasına başlanılan Ayasofya, 537 de tamam olmuştur. Bu devrin resim ve planlarında görüldüğü gibi, tamamen basık bir kubbedir. Buna hatta, bizim Türkçede kubbe bile denilemez. Bu bir kubbe takkesinden ibarettir. Bu kubbe, 7 mayıs 558 de sebepsiz çöktü. Bunu bir sene evvel vuku bulmuş olan yer sarsıntısına hamledenler olduğu gibi, manevi sebeplere atfedenler de olmuştur. Bugünkü mimari bilgimizle kubbenin çöküntüsüne sebep olan teknik kusurun, kubbenin basık olmasından başka bir şey olmadığını kolayca anlıyoruz.
Çünkü böyle basık kubbelerde, yanlara olan tazyik daima çok kuvvetlidir. Fazla olarak bu ilk kubbede yan tazyikleri gögüsliyecek masif mimari unsurlar da yoktu.
Bu tarihte yapılan ikinci kubbe yirmi ayak daha yukarı istinatlar da ilave edildi. Fakat Ayasofya kubbesi 986 ve 1346 da tekrar çöktü.
Ayasofya’nın şimdiki kubbesini, büyük camilerimizden herhangi birinin kubbesiyle mukayese ettiğimiz vakit, Türk kubbelerinin, ağırlığını hemen hemen şakuli vaziyete almış yarım kürreden daha yüksek şekillerde olduğunu görüyoruz. Türk kubbesi, gerek eski devirde Orta Asya’daki nümunelerinde, gerek Anadolu ve İstanbul’daki muahhar örneklerinde, yani klasik devrin sonuna kadar, bu şekilde olarak kalıplarla yapılmıştır. Bir ikisi müstesna, Türk kubbelerinde nervür de yoktur. Bunlar, bir merkez etrafında resmedilen dairelerle vücude gelmiş kilit taşlı kubbelerdir. Türk kubbeleri bazan, dayak kemerleriyle de bağlanır. Bu kubbelerin istinat ettiği kasnak, ekseriyetle dört köşe değildir. Yani köşeler birer kademe şeklinde indirilmiş ve bu kısmın ağırlığı kazanılmıştır. Köşe zaviyeleri konsollarla küçültülür, bu kısımlar içerden istelaktitlerle örtülür, ve her zaviyenin üstüne birer de ağırlık kuleleri oturtulmuştur. Binayı göğüsliyen (contrefort) lar bireı’ cephe teferrüatı gibi, kademe halinde dehlizlerin istikametine kadar indirildiği halde cephenin güzelliğini bozmaz. Bazan bunların aralarında üzeri kubbeli masif tureller de vardır.
Ayasofya kubbesine gelince, ikinci yapılışında biraz daha yükseltilmiş olmasına rağmen, Türk kubbeleriyle mukayese edilince, yine basıktır. Bundan dolayı dafiası emniyette değildir. Bu kubbe kırk kaburgadan teşekkül etmiştir. Nervürlü dediğimiz bu sistem kubbelerde evvela kaburgalar yapılır, sonra araları tuğla ile doldurulur. Yukarıda söylediğimiz gibi Türk mimarları bu sistemi sağlam bulmamışlardır.

https://historytexts.blogspot.com/
Bizanslılar bu hatayı kurtarmak için evvela fil ayakları istikametine amudi istinat duvarları yaptılar, fakat bu istinatlar da matlup olan metaneti temin edememişti. Türk mimarlarının himmetiyle bunların üzerleri kesme taşlar ile örtülerek ehram şekline getirilmiş ve ilaveler de yapılmıştır. Şimdi bunlar büyük küçük yirmi dört tanedir. İşte bugün Ayasofya, hiç şüphesiz, mimarlarımızın himmetiyledir ki, 490 seneden beri hiçbir tehlike göstermeden duruyor.
Bazı neşriyat dolayısiyle, aralarında ecnebi mimarlar da bulunan bir fen komisyonu tarafından 1910 senesinde, Ayasofya’da birtakım fennî tecrübeler yapılmıştır. Bu ameliyat esnasında Ayasofya’nın muayyen yerlerine yapıştırılan tecrübe camları otuz üç seneden beri olduğu gibi durmaktadır. Buna güvenerek, mimarlarımızın yapmış oldukları yardımla, bu kıymetli tarihi binanın hayatını kurtarmış olduklarını salahiyetle iddia edebiliriz.
Ayasofya’yı örnek tutmak iddiasına gelince, onun için uzun izahata lüzum yok, tarihin hemen hemen jeolojik bir mütehassısı gibi müzelik bir bina olan bu koca mabedin mimarı kusurlarını da, onunla uğraşan ve onu yaşatmaya çalışan Türk mimarları elbet bizden iyi görmüş ve anlamışlardır. Kubbenin çok hesapsız yapıldığını da pek iyi biliyorlardı. Hal böyle iken, onu ne diye kopye etsinler? Yanlış hesaplar kime örnek olmuş ki onlara olsun.
Dipnotlar:
1 Jackson’un 1910 da Evkaf nezaretine verdiği rapordan; Mimar bu tetkikat için bilhassa davet edilmiştir.

KaynakIII. Türk Tarih Kongresi, Ankara 15-20 Kasım 1943, ss 694-700, Ali Sami BOYAR

24 Kasım 2015 Salı

Kanuni Sultan Süleyman

I. Süleyman Osmanlı İmparatorluğu'nun onuncu padişahı ve 89. İslam halifesi. Batıda Muhteşem Süleyman, Doğuda ise adaletli yönetimine atfen Kanunî Sultan olarak da bilinmektedir. 1520'den 1566'daki ölümüne kadar, yaklaşık 46 yıl boyunca padişahlık yapan ve 13 kez sefere çıkan I. Süleyman, saltanatının toplam 10 yıl 1 ayını seferlerde geçirmiştir. Süleyman böylece imparatorluğun hem en uzun süre görev yapan hem en çok sefere çıkan ve de en uzun süre sefer yapan Osmanlı Sultanı olmuştur.

I. Süleyman 1520 yılında, babası I. Selim'in ölümünün ardından tahta çıktı. Batıda Belgrad, Rodos, Boğdan ve Macaristan'ın büyük kısmını imparatorluk topraklarına kattı. 1529 yılında Viyana'yı kuşatsa da çeşitli sebeplerden ötürü bu kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı. Doğuda, Safevîlerle yapılan savaşlar sonrasında Orta Doğu'nun büyük kısmını ele geçirdi. Afrika'da imparatorluğun sınırları Cezayir'e kadar uzanırken; Osmanlı Donanması ise Akdeniz'den Kızıldeniz'e kadar olan sularda hakimiyet kurmuştu.  I. Selim'den 6.557.000 km2 olarak devraldığı Osmanlı İmparatorluğu'nu, padişahlığı döneminde 14.893.000 km2'ye ulaştırdı. Zigetvar Kuşatması'nın sonlanmasından bir gün önce, 7 Eylül 1566 tarihinde hayatını kaybetti ve yerine oğlu II. Selim geçti.

İlk Yılları;
6 Kasım 1494 tarihinde, Trabzon'da doğdu. Babası, Süleyman doğduğu zaman Trabzon valisi olan ve 1512 yılında padişah olarak tahta geçen I. Selim, annesi ise Ayşe Hafsa valide sultan idi. Çocukluk yıllarını, süt kardeşi Yahya Efendi ile birlikte Trabzon'da geçirdi. Yedi yaşında bilim, tarih, edebiyat, din ve askeriye alanlarında eğitim almak için İstanbul'a, Topkapı Sarayı'ndaki Enderûn'a gönderildi.
1508 yılında Şarkî Karahisar sancak beyi olarak atandı; ancak babası Selim'in kardeşi Amasya sancak beyi Ahmed'in itirazı sonrasında Bolu'ya atandı.  Ahmed'in buna da itiraz etmesi sebebiyle atandığı Kefe sancağına 1509 Temmuz'unda çıktı. Babası I. Selim'in 1512'de tahta çıkmasından sonra İstanbul ve Edirne'de oturdu. 1513 yılında Saruhan sancak beyliğine atandı. Burada, sonraları baş danışmanlarından biri olacak olan Pargalı İbrahim ile yakın bir arkadaşlık kurdu. Yaklaşık yedi yıllık Saruhan sancak beyliğinin ardından, 1520 yılının 21 Eylül'ü 22 Eylül'e bağlayan gecesi babası I. Selim'in ölümü üzerine İstanbul'a hareket etti ve tahtta hak iddia edecek başka biri olmadığından herhangi bir mücadele vermeden 30 Eylül 1520 tarihinde onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı. Tahta geçişinden birkaç hafta sonra Venedik elçisi Bartolomeo Contarini Süleyman'ı "Yirmi altı yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu biraz fazla uzun, yüzü zayıf, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyığı ve küçük bir sakalı var. Cildi biraz soluk olsa da yüzü oldukça hoş. Derisi solgunluğa meyilli. Akıllı bir hükümdar olduğu söyleniyor ve herkes onun saltanatının hayırlı olacağını umuyor" şeklinde tanımlamıştır.

Askeri ve Siyasi Gelişmeler;
I. Süleyman'ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra Şam Beylerbeyi Canberdi Gazali, Süleyman'ın padişahlığını tanımadı ve kendi hükümdarlığını ilan ederek isyan başlattı. Merkezden gönderilen Ferhad Paşa komutasındaki birlikler, Zülkadriye Eyaleti'nde bulunan kuvvetler ve Şam'daki kuvvetlerin etkinlikleri sonucunda Şam yakınlarındaki Mastaba adlı bölgede, 27 Ocak 1521 tarihinde yapılan çarpışmalar sonucunda Gazali'nin yenilmesi ve öldürülmesiyle isyan bastırıldı. Gazali'nin yerine Şam Beylerbeliği'ne Ayas Mehmed Paşa atandı.

Süleyman ilk seferini 18 Mayıs 1521'de, Macaristan Krallığı'nın yönetimindeki Belgrad                   (o dönemdeki adı Nándorfehérvár) üzerine yaptı.Çevresindeki Böğürdelen, Zemun ve Salankamen şehirlerinin alınmasının ardından 1 Ağustos günü kuşatılan şehir, 29 Ağustos 1521 tarihinde teslim oldu. Avrupa'da gerçekleştirilebilecek fetih ve seferler için önemli bir merkez olan Belgrad'ın fethi hakkında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun İstanbul elçisi "Belgrad'ın ele geçirilmesi, Macaristan Krallığı'nın çöküşüne sebep olan olayların başlangıcıydı. II. Lajos'un ölümü, Budin'in ele geçirilişi ve Erdel'nın işgaliyle devam eden süreçte Macaristan İmparatorluğu yıkılmış ve diğer ülkeleri de benzer sonu yaşayacağına dair bir korku sarmıştı." ifadelerini kullanmıştı.
Ertesi yıl Süleyman, Hospitalier Şövalyeleri'nin bulunduğu Akdeniz'deki Rodos adasına karadan sefer düzenledi. Kuşatmaya katılacak olan Osmanlı Donanması ise Haziran 1522'de adanın "Cem Bahçesi" körfezine demir attı. Süleyman'ın da arasında olduğu kara kuvvetleri, Marmaris'ten gemi yoluyla 28 Temmuz günü adaya geçti. Yaklaşık 100.000 kişi ve 400 gemiden oluşan Osmanlı ordusu, 6 aydan fazla süren kuşatma, 26 Aralık 1522'de şövalyelerin başı Philippe Villiers de L'Isle-Adam'ın teslim koşullarını kabul etmesi ve adanın hakimiyetinin Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçmesiyle sona erdi. Adada Hristiyan kimliğiyle yaşayan Cem Sultan'ın oğlu Murad ve Murad'ın oğulları boğduruldu, eşi ve iki kızı İstanbul'a gönderildi. Rodos'un alınmasının ardından şövalyelerin elinde bulunan Bodrum, Tahtalı ve Aydos kaleleri ile İstanköy ve Sömbeki adaları da alındı.

Şubat 1523'te İstanbul'a dönüşünün ardından Süleyman, saltanatının ilk üç yılında görev yapan Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa'yı emekliye ayırdı. 27 Haziran 1523 günü ise daha önce görülmemiş bir biçimde has odabaşısı İbrahim Ağa'yı sadrazam olarak atadı. Sadrazamlığa ek olarak kendisine Rumeli Eyaleti'nin yönetimini de verdi. Sadrazamlık yetkisinin kendisine verilmesini bekleyen ikinci vezir Ahmed Paşa, vali olarak atandığı Mısır'da 1524 yılı başlarında isyan çıkararak bağımsızlığını ilan etti. Ahmed Paşa'nın öldürülmesiyle isyan bastırıldı ve Sadrazam İbrahim Paşa, Mısır'ı düzene sokmakla görevlendirildi.

Mart 1525'te, Süleyman Kâğıthane'de avlandığı sırada yeniçeriler şehirde ayaklanma başlattılar. Kısa sürede bastırılan ayaklanma sonrasında Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa, kâhyası Kıran Bali ile reis-ül küttab Haydar idam edildi. Mısır'ı düzene koyan İbrahim Paşa ise 6 Eylül 1525 günü İstanbul'a döndü. Bu dönemde İstanbul'a gelen Fransa elçisi Jean Frangipani, 24 Şubat 1525'teki Pavia Muharebesi sonrası Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na esir düşen Kral I. François için, kralın annesi Louise de Savoie'un ricası üzerine Süleyman'dan yardım istedi. Yazdığı mektupla yardım sözü veren Süleyman, iki devlet arasında anlaşma sağlanıp François serbest bırakılsa da Macaristan üzerine sefer gerçekleştirme kararı aldı. Macaristan üzerine önce Sadrazam İbrahim Paşa'yı gönderdi, 23 Nisan 1526'da ise Süleyman'ın önderliğindeki ordu Macaristan'a hareket etti. İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetler, Petrovaradin ve İyluk şehirleriyle on bir kale ele geçirdikten sonra, Özek kalesini de aldı. Bosna beyleri de Sirem bölgesindeki bazı kaleleri ele geçirmişti. Macaristan Kralı II. Lajos'un liderliğindeki ordu ile Tuna kıyısındaki Mohaç düzlüğünde karşılaşan Osmanlı ordusu, 29 Ağustos 1526 günü yapılan muharebeyi kazanarak Doğu Avrupa'daki Macar direncini kırdı. Lajos ise muharebeden kaçan bazı askerlerle birlikte bataklıkta boğularak hayatını kaybetti. Osmanlı ordusu yürüyüşüne devam ederek, 20 Eylül günü Budin'e girdi. Şehrin anahtarını alan ve yaklaşık on dört gün boyunca kral sarayında kalan Süleyman, dönüşte Segedin ve bazı şehirleri de alarak 21 Eylül'de Peşte'ye geçti ve Macaristan'ın başına Erdel Voyvodası János Zápolya'yı getirdi. Macaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanması ve Fransa-Osmanlı ittifakıyla 5 Ekim 1526 tarihinde sona eren yedi aylık sefer sonrasında, 13 Kasım 1526 tarihinde İstanbul'da zafer alayı düzendi. Osmanlı ordusunun Macaristan'da olduğu 1526 Ağustos'unda, Safevîlerin desteğiyle Bozok'ya Baba Zünnun İsyanı baş gösterdi. Çevredeki bölgelere yayılmasının ardından 1527'de Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Adana Sancak Beyi Pîrî Bey tarafından bastırıldı. 1527'de orta Anadolu'da yine Safevîlerin desteğiyle Kalender Çelebi İsyanı çıktı. Çevresindeki sancak beyleri ile eyalet beylerini mağlup etmesinin ardından isyanı bastırmak için Sadrazam İbrahim Paşa görevlendirildi. 1527'de Elbistan civarında yenilgiye uğratılan Kalender Çelebi, başı kesilerek idam edildi. Birkaç ay sonra İranlı Molla Kabız, vaazlarında İsa peygamberin bütün peygamberlerden üstün olduğu fikrini dile getirdiğinden Sünni ulemanın tepkisini çekti ve bu sebeple Kasım 1527'de dîvânda yargılandı. Ancak fikirlerinden vazgeçmeyen Molla Kabız idam edildi.

Kutsal Roma İmparatoru V. Karl'ın kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand, János Zápolya'nın krallığını tanımayarak kendini Macaristan kralı ilan etti.  János Zápolya'nın kuvvetlerini yenilgiye uğratmasının ardından 20 Ağustos 1527 günü Budin'e girerken, Osmanlı İmparatorluğu'na vergi ödemesi karşılığında kendisinin Macaristan Kralı olarak tanınmasını istedi.  Ancak bunu reddeden Süleyman 10 Mayıs 1529'da yeni bir sefere çıkarken, Sadrazam İbrahim Paşa'ya da serasker unvanı verdi. 3 Eylül 1529'da Budin'e varan Osmanlı kuvvetleri şehri kuşattı. 7 Eylül günü Budin teslim oldu ve yönetimi tekrardan János Zápolya'ya verildi. Hemen ardından Estergon'u almayı başaran Osmanlı ordusu, 23 Eylül 1529'da Avusturya topraklarına girmesinin ardından 27 Eylül günü Viyana'yı kuşattı. Ancak hava şartlarının elverişsizliği ve mühimmat bakımından kuşatma için hazırlıksız olunması sebepleriyle 16 Ekim günü kuşatma kaldırıldı ve ordu 16 Aralık 1529'da İstanbul'a döndü.

1530-1539
Osmanlı açısından başarısızlıkla sonuçlanan Viyana kuşatmasının ardından Ferdinand tarafından gönderilen ve Macaristan Krallığı'nın kendisine verilmesi gerektiğini bildiren ikinci elçi de Süleyman'dan ret cevabı aldı. Bunun üzerine Estergon, Vişegrad ve Vaç şehirlerini Osmanlı'dan alan Ferdinand, Budin şehrine bir saldırı düzenlese de bu saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. 17 Ekim 1530'da, Avusturya elçileri Nicolas Jurischitz ile Joseph von Lamberg İstanbul'a geldi. 17 Kasım günü padişah Süleyman ile yaptıkları görüşmelerde bir anlaşma sağlanamayınca Avusturya üzerine sefere çıkılması kararlaştırıldı. 25 Nisan 1532'de, Süleyman ve İbrahim Paşa'nın önderliğindeki ordu İstanbul'dan ayrıldı. Bosna Beyi Gazi Hüsrev Bey, Bâli Beyoğlu Mehmed Bey, Kırım Hanı I. Sahib Giray ve eyalet beylerbeyleri kaleler fethederken, akıncı kolları Almanya'nın içlerine kadar ilerledi. Osmanlı ordusu 11 Eylül günü Slovenya'ya girdi, bir süre sonra da Habsburg Hanedanı'nın elindeki Güns şehri kuşatılarak Karl'ın gelmesi beklendi. Üç hafta kadar süren kuşatma boyunca Karl'ın gelmemesi üzerine 30 Ağustos 1532'de şehir ele geçirdi. İbrahim Paşa birkaç kale daha ele geçirirken; 

Süleyman'ın gerçekleştirdiği Alman Seferi, 21 Kasım 1532'de İstanbul'a dönülmesiyle sona erdi. Birkaç ay sonra, 22 Haziran 1533 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı İmparatorluğu arasında İstanbul Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Macaristan'ın batısındaki küçük bir bölgenin kendisine kaldığı Ferdinand, Macaristan üzerindeki hak iddiasını sonlandırırken, János Zápolya'nın Macaristan hükümdarlığını tanıdı ve Osmanlı İmparatorluğu'na yıllık 30.000 altın vergi .vermeyi kabul etti.  Öte yandan sefer sırasında Sikloş, Papoçe, Sopron, Gradcaş, Pojega, Zaçesne, Nemçe ve Podgrad kaleleri ele geçirilirken; Podgogonce ve Zagreb beyleri de kalelerinin anahtarlarını Süleyman'a göndererek bağlılıklarını bildirdi.  Alman Seferi sırasında Andrea Doria tarafından alınarak Habsburgların eline geçen Koron, 1534'ün Mart ayında Mora Sancak Beyi Bâli Beyzâde Mehmed Bey tarafından geri alındı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun elinde bulunan Bitlis Sancak Beyi Şeref Han 1531'de Safevî Şahı I. Tahmasb'a bağlandığını ilan etti. Osmanlı İmparatorluğu topraklarında doğmasının ardından Safevîlere sığınan, sonrasında tekrar Osmanlı'ya dönen Ulama Han, Şeref Han'ın yerine Bitlis'e gönderildi. Ancak burada Şeref Han'ın kuvvetleriyle karşılaşılmasının ardından Sadrazam İbrahim Paşa, İran üzerine yapılacak sefer için Ekim 1533'te bölgeye hareket etti. İbrahim Paşa bölgeye ulaşmadan önce Ulama Han, Şeref Han ile yaptığı mücadeleden galip ayrılarak Şeref Han'ı öldürdü. Diğer taraftan Bağdat Hanı Zülfikâr Han Süleyman yanlısı bir tutum sergileyerek şehri gizlice Süleyman'a vermesi; ancak olayın Tahmasb tarafından duyulmasının ardından Zülfikâr Han'ın öldürülmesi ve şehrin Safevî Devleti'nde kalması da İbrahim Paşa önderliğindeki kuvvetlerin bölgeye sevk edilmesinin nedenlerindendi.

Kış zamanı Halep'e varan İbrahim Paşa, Safevîlerin elindeki Adilcevaz, Erciş, Van ve Ahlat'ı ele geçirmesinin ardından ilkbaharda Halep'ten ayrıldı. Herhangi bir direniş göstermeyen Tebriz, 13 Temmuz 1534 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. Kışı İstanbul'da geçirmesinin ardından 11 Haziran 1534'te altıncı seferi için hareket eden Süleyman, Eylül ayında Tebriz yakınlarında İbrahim Paşa tarafından karşılandı. Bir müddet sonra buradan ayrılan ordu, 31 Aralık 1534 günü teslim olan Bağdat'ı ele geçirdi. Kışın Bağdat'ta geçirilmesinin ardından 8 Ocak 1536'da İstanbul'a dönüldü. Öte yandan 27 Aralık 1533 günü Cezayir hükümdarı Hızır Reis (Barbaros), filosuyla birlikte İstanbul'a geldi. Kendisine çeşitli hediyeler sunan ve Cezayir'i Osmanlı topraklarına katan Hızır Reis'e "Hayreddin" unvanı veren Süleyman, Hayreddin'i Cezayir Beylerbeyi olarak atadı. İbrahim Paşa ile görüşmek için Halep'e gidip dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 1534 yılında kaptan-ı derya oldu. 1534 mayısında ilk seferini yaptı. Güney İtalya sahillerine çeşitli saldırılar düzenledikten sonra Tunus'a geldi. Küçük çaplı direnişlere rağmen Mevlây Hasan'ın hükümdarlığındaki Tunus, 1534 Ağustos'unda alındı. Mevlây Hasan'ın yardım istemesi üzerine V. Karl, Andrea Doria komutasında çeşitli devletlerin kuvvetlerinden oluşan bir donanma hazırladı ve 1535 yazında saldırdığı Tunus'u ele geçirdi.

Fransa elçisi Jean de La Forêt'nin girişimleri sonucunda 18 Şubat 1536 günü Süleyman, Fransa ile kapitülasyon anlaşması imzaladı. Anlaşmayla birlikte Fransızlara ticari ve hukuki alanlarda birtakım ayrıcalıklar tanındı. 14 Mart'ı 15 Mart'a bağlayan gece Topkapı Sarayı'nda konuk olan Sadrazam İbrahim Paşa, Süleyman'ın emriyle boğularak öldürüldü. Ertesi gün sadrazamlığa Ayas Mehmed Paşa getirildi.

Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, 1536 baharında Akdeniz'deki yabancı limanları vurdu. Donanmanın Avlonya kıyılarında olduğu vakit Süleyman, 17 Mayıs 1537'de İstanbul'dan ayrılarak "Sefer-i Pulya" denen Adriyatik seferine çıktı. Fransız-Osmanlı ittifakı gereğince Fransa'nın İtalya'ya kuzeyden, Osmanlı Donanması'nın ise güneyden saldırması kararlaştırıldı. Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki askerler, 1537 Temmuz'unda Puglia bölgesinde yer alan Castro şehrinde konuşlandı. Otranto civarında yaklaşık iki hafta kalan askerler, daha sonra ele geçirdikleri esirlerle birlikte buradan ayrıldı. Öte yandan Fransa, İtalya'ya saldırmaktan vazgeçerek askerlerini Hollanda üzerine göndermişti. İtalya'dan ayrılan Osmanlı Donanması, ağustos ayında Venedik Cumhuriyeti'nin elindeki Korfu adasını kuşattı. Ancak kışın gelmesiyle kuşatma kaldırıldı. Barbaros Hayreddin Paşa, Venedik'e ait Şira, Patmos, Naksos gibi adalar alındı; Naksos ile diğer beş ada Osmanlı İmparatorluğu'na vergi vermek üzere yeniden eski dükalığa bırakıldı. Padişah ile donanma, 22 Kasım 1537'de İstanbul'a döndü.

Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olan Boğdan Voyvodası Petru Rareș'in vergi ödememesi üzerine Süleyman, Barbaros Hayreddin Paşa'nın donanmayla birlikte denize açılmasından bir-iki gün sonra, 9 Temmuz 1538 tarihinde saltanatındaki sekizinci seferine çıktı. Başkent Yaş da dahil olmak üzere Boğdan'ın büyük kısmı ile Suceava ve Besarabya Osmanlı egemenliğine girdi. Petru Rareș Erdel'e sürülürken, Boğdan'ın başına III. Ştefan getirildi. Bu sıralarda Akdeniz'de olan Barbaros Hayreddin Paşa yönetimindeki donanma, 22 Eylül 1538'de Venedik Cumhuriyeti, İspanyol İmparatorluğu, Papalık Devleti, Ceneviz Cumhuriyeti ve Malta Şövalyeleri'nden oluşan ve Andrea Doria'nın önderlik ettiği Kutsal İttifak donanmasının Korfu'da olduğunu öğrendi. 28 Eylül 1538'de, Preveze açıklarında gerçekleşen Preveze Deniz Muharebesi'nden Barbaros Hayreddin Paşa zaferle ayrıldı. Andrea Doria geri çekilirken Kastelnova'yı alsa da 1539 ilkbaharında denizden Barbaros Hayreddin Paşa, karadan ise Gazi Hüsrev Bey'in saldırıları sonucu ada geri alındı. 1540 ekiminde Venedik ile Osmanlı arasında imzalanan antlaşmaya göre Mora ve Dalmaçya kıyılarındaki kaleler ve adalar Osmanlı İmparatorluğu'na bırakılırken, Venedik'in Osmanlı'ya yıllık 300.000 altın tazminat vermesi kararlaştırıldı. Öte yandan 15 Temmuz 1539'da Ayas Mehmed Paşa'nın ölümüyle boşalan sadrazamlığa Lütfi Paşa getirildi.

1535 yılında Gucerat Sultanı Bahadır Şah'ın gönderdiği elçi ve mektup aracılığıyla Portekiz İmparatorluğu'na karşı gerçekleştirdiği mücadele için yardım istemesi üzerine Süleyman, Hint Okyanusu üzerine gönderilecek gemiler için Hadım Süleyman Paşa'yı görevlendirdi. 13 Haziran 1538'de Süveyş'ten yola çıkan Hadım Süleyman Paşa, ilk olarak geldiği ve Portekizlilerin elinde bulunan Aden'i aldı. 19 Ağustos günü Aden'den ayrılan donanma, 4 Eylül'de Diu'ya ulaştı.[82] Ancak Bahadur Şah 1537'de ölmüş ve Portekiz'in desteğiyle yerine gelen yeğeni III. Mahmud Şah, 1538 eylülünde şehre yapılan kuşatmada Portekiz tarafında yer almıştı. Ancak kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı ve 25 Aralık günü Aden'e dönüldü.  Bir müddet sonra ise başkent San'a'da dahil olmak üzere tüm Yemen'i Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı.

1540-1552
Nisan 1541'de, padişahın kızkardeşi olan, karısı Şahhuban Sultan'a tokat atması sebebiyle Lütfi Paşa; Sultan Süleyman tarafından Dimetoka'ya sürülürken, yerine Hadım Süleyman Paşa getirildi.

János Zápolya'nın 22 Temmuz 1540'ta ölmesinin ardından eşi Izabela Jagiellonka, Szapolyai'nin ölümünden birkaç gün önce doğan oğlu János Zsigmond Zápolya adına Macaristan'ın başına geçmek için Süleyman'dan onay aldı. Yaşananları duyan Ferdinand, 1541 Ağustos'unda Budin'i kuşattı. Önce Rumeli beylerbeyi, ardından ise üçüncü vezir Sokollu Mehmed Paşa komutasındaki kuvvetleri Budin'e gönderen Süleyman, 23 Haziran 1541'de orduyla birlikte sefere çıktı ve Budin'deki Ferdinand'ın kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Budin'in kurtarılmasından sonra kurulan Budin Eyaleti'yle Macaristan doğrudan Osmanlı topraklarına bağlanırken, Izabela Jagiellonka ve oğlu Sigismund Zapolya Erdel'e gönderildi. Kardeşi Ferdinand'ın 8 Eylül'de Cenova'e ulaşmasıyla yaşananları öğrenen V. Karl, 1541 sonbaharında Osmanlı İmparatorluğu'nun elindeki Cezayir üzerine bir sefer düzenledi.Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, İspanyol İmparatorluğu, Napoli Krallığı, Sicilya Krallığı, Malta Şövalyeleri, Ceneviz Cumhuriyeti ve Papalık Devleti kuvvetlerinden oluşan Andrea Doria'nın komutanlığındaki donanma, 19 Ekim'de Cezayir'e geldi.[90] Aynı zamanda Cezayir Beylerbeyi de olan kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa'nın yokluğunda Cezayir'i savunan Hasan Ağa komutasındaki askerler, dört ay kadar süren çatışmalar sonunda V. Karl'ın kuvvetleri karşısında zafer elde etti. Süleyman ise ordu ile birlikte 27 Kasım 1541'de İstanbul'a döndü.

1542'de Ferdinand'ın tekrardan Budin ve Peşte'ye yaptığı kuşatmalar üzerine, 17 Kasım 1542'de yeni bir sefer hazırlığı için gittiği Edirne'de bir müddet kalan Süleyman, 23 Nisan 1543'te Macaristan üzerine bir kez daha sefere çıktı. 8 Ağustos'ta, iki hafta süren kuşatma sonucunda Estergon Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirildi. Birkaç hafta içerisinde ise Siklós, Székesfehérvár ve Szeged şehirleri de alındı. 19 Haziran 1547'de, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan ilk yazılı antlaşma olma niteliği taşıyan İstanbul Antlaşması ile Ferdinand ve V. Karl, Macaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu kontrolünde olduğunu kabul ederken, Habsburg Hanedanı'nın elinde bulundurduğu batı ve kuzey Macaristan için Osmanlı İmparatorluğu'na yıllık 30.000 altın florin vermeyi kabul etti.

1542-1546 İtalya Savaşı esnasında Süleyman ile I. François, V. Karl ile İngiltere Kralı VIII. Henry'e karşı bir ittifak oluşturdu. 29 Mayıs 1543'te İstanbul'dan yola çıkan Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, ağustos ayında Marsilya'ya ulaştı. 6 Ağustos günü, Osmanlı ve Fransa kuvvetlerinden oluşan donanma, Savoie Dükü III. Charles'ın yönetimindeki Nice şehrini kuşattı. 22 Ağustos'ta Nice ele geçirilirken, kaledeki direnişin devam etmesi sebebiyle kuşatma 8 Eylül'e kadar sürdü. İleride düzenlenecek saldırılarda Fransa'ya daha kolay yardım edebilmesi için François, Osmanlı Donanması'nın kışı Toulon'da geçirmesini sağladı. Yaklaşık sekiz ay süren konaklama sonrası, 1544 mayısında donanma İstanbul'a dönüş için yola çıktı.

Kasım 1544'te, Sadrazam Hadım Süleyman Paşa ile Divane Hüsrev Paşa'nın divanda kavga etmesi üzerine ikisi de görevlerinden alındı ve sadrazamlığa Damat Rüstem Paşa getirildi. 4 Temmuz 1546'da kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa'nın vefat etmesiyle de yeni kaptan-ı derya Sokollu Mehmed Paşa oldu.

1547'de Safevî Şahı I. Tahmasb'a karşı isyan başlatan kardeşi Elkas Mirza  da İstanbul'a geldi. Eşi Hürrem Sultan ile birlikte 1544, 1545 ve 1546 yıllarını Edirne'de geçiren Süleyman, İstanbul'a döndükten sonra Elkas Mirza'yı doğuya gönderdi ve 29 Mart 1548'de İran üzerine sefere çıktı. Süleyman yönetimindeki ordu tarafından Van'a yapılan kuşatmayı Ulama Paşa devralırken, kısa bir süre sonra şehir ele geçirildi. 1534'te Osmanlı egemenliğine girse de sonradan tekrar Safevî Devleti'nin eline geçen Tebriz, Süleyman komutasındaki kuvvetler tarafından tekrar alındı. Kışı Halep'te geçiren ordu, 1549'da Diyarbakır'a geldi ve İkinci vezir Kara Ahmed Paşa'yı Gürcistan taraflarına yolladı. Bir buçuk ay içerisinde, başta Tortum ve Akçakale olmak üzere yirmi kadar şehri ele geçiren ve Şirvanşahlar Devleti Osmanlı İmparatorluğu'na bağlayan Kara Ahmed Paşa, ordu ile birlikte 21 Aralık 1549'da İstanbul'a döndü.

31 Mart 1547'de ölen I. François'nın yerine Fransa kralı olan II. Henri, Akdeniz'de Habsburglarla mücadele için Süleyman ile anlaşma yaptı. Bunun üzerine Andrea Doria komutasındaki donanma, 8 Ekim 1550'de V. Karl adına Mehdiye'yi ele geçirdi. Buna karşın Osmanlı ve Fransa kuvvetlerinden oluşan donanma Fransa'nın güneyini savundu. Sokollu Mehmed Paşa'dan sonraki kaptan-ı derya Sinan Paşa yönetiminde olan ve Salih Reis ile Turgut Reis'in eşlik ettiği donanmanın, temmuz 1551'de Gozo adasını ele geçirdikten sonra, 18 Temmuz günü Malta adasına yaptığı saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Kısa bir süre sonra donanma, Malta Şövalyeleri'nin kontrolündeki Trablus'u kuşattı. 14-15 Ağustos günlerinde ise şehir ele geçirildi. Trablus'un alınmasıyla 1551-1559 İtalya Savaşı'nın zemini hazırlanmış oldu. 1552'de, Fransa'ya yardım etmek amacıyla yola çıkan Fransa ve Osmanlı gemilerinden oluşan donanma İtalya'nın güneyindeki Reggio Calabria'yı ele geçirdi. 5 Ağustos 1552 günü, Ponza açıklarında Andrea Doria komutasındaki donanmayla karşılaşan Fransa-Osmanlı donanması, yapılan deniz muharebesinden zaferle ayrıldı. 1553'te ise bu donanma, Ceneviz Cumhuriyeti'nin elindeki Korsika'nın büyük bir kısmını ele geçirdi.

1551 yılında, Avusturya kuvvetlerinin Erdel'e girmesinin ardından Süleyman, Rumeli Beylerbeyi Sokollu Mehmed Paşa'yı Erdel üzerine gönderdi. 10 Temmuz 1551'de Sofya'dan hareket eden Sokollu, 7 Eylül'de Slankamen'den ayrılarak Beçe önlerine geldi ve yaklaşık 16 kaleyi ele geçirdi. Temmuz 1552'de Lipve'yi de ele geçirdikten sonra, Temeşvar'ı kuşatsa da hava şartlarının müsait olmaması üzerine Belgrad'a döndü. Sokollu Mehmed Paşa'nın çekilmesi üzerine Avusturya kuvvetleri Erdel'e girerek Lipve'yi geri aldı ve Segedin'i kuşatsa da bu kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı. Lipve'yi geri almak amacıyla 26 Temmuz 1552'de hareket eden Kara Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, 35 gün kadar süren kuşatma sonrasında Temeşvar'ı ele geçirdi. Kısa bir süre sonra da Lipve'nin geri alınırken, Vesprem ile Solnok da ele geçirildi. Eğri'ye yapılan kuşatma ise kış mevsiminin gelmesi sebebiyle kaldırıldı.

Öte yandan 1548'de, ikinci kez Hint seferine gönderilen donanmanın başında Pîrî Reis vardı. Pîrî Reis, Osmanlı İmparatorluğu'na dahil olduğu halde Portekiz egemenliğine giren Aden'i, 26 Şubat 1548 tarihinde geri aldı. Ağustos 1552'de ise Portekiz İmparatorluğu'nun kontrolündeki Maskat'ı ele geçirdi. Sonrasında ise Arap Yarımadası'nın sahil kısımlarını ele geçirerek Basra Körfezi'ne kadar geldi ve Katar ile Bahreyn'i Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kattı. Ancak ilerleyişine devam etmeyen Pîrî Reis, donanmayı Barsa'da bırakarak Süveyş'e döndü. Bu yüzden bir süre hapsedildi, 1554'te ise Süleyman tarafından idam edildi. Hint Okyanusu üzerine yapılacak olan üçüncü sefer için Koca Murat Reis görevlendirildi. Açık denizde Dom Diogo de Noronha komutasındaki Portekiz Donanması'yla yapılan çarpışmalardan Koca Murat Reis zaferle ayrılsa da rüzgârın aksi istikamette olması sebebiyle Basra'ya dönmek zorunda kaldı. Başarıyla sonuçlanmayan bu seferin ardından Seydi Ali Reis'in önderliğinde dördüncü ve son sefer 1553 yılında yapıldı. Portekiz gemileriyle yapılan çatışmalar ve yakalanılan fırtınalar sebebiyle zayıflayan ve sayısı azalan Osmanlı gemileri Surat'a ulaşarak, kalan teçhizat ve topları Gucerat sultanının valisi Recep Han'a bıraktı. Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasındaki ilişkilerin iyi olmaması sebebiyle bir süre burada kalan Seydi Ali Reis, 1555'te imzalanan Amasya Antlaşması'nın ardından hareket ettiği İstanbul'a 1557 yılında vardı.

1553-1563

Şah Tahmasp'ın Erciş, Adilcevaz, Bargiri ve Ahlat'ı; oğlu İsmail Mirza'nın ise Erzurum'u alması üzerine Damat Rüstem Paşa komutasındaki kuvvetler İran üzerine yollandı. Ancak sonraları bu kuvvetler geri çağrıldı ve 28 Ağustos 1553'te Süleyman komutasındaki ordu sefere çıktı. Süleyman, tahta geçmek istediği yönünde söylentiler olan oğlu Mustafa'yı 6 Ekim'de, Konya Ereğlisi'nde boğdurdu. Aynı gün Rüstem Paşa sadrazamlıktan azledildi ve yerine Kara Ahmed Paşa getirildi. Öte yandan kışı Halep'te geçiren, ilkbaharda ise Nahçıvan'a kadar ilerleyen Osmanlı ordusu, Şah Tahmasp'ın çekilmesi üzerine Nahçıvan, Revan ve Karabağ taraflarını ele geçirdi. Amasya'ya döndü ve kışı burada geçirdi. 29 Mayıs 1555'te, iki devlet arasında imzalanan Amasya Antlaşması ile sınır belirlenirken; Bağdat dahil Irak'ın büyük kısmı, Gürcistan'ın batısı (İmereti, Megrelya, Guria), Fırat ile Dicle nehirleri arasındaki bölge (Azerbaycan'ın batısı ve Tebriz) Osmanlı İmparatorluğu'nda, Azerbaycan, Irak'ın ve Gürcistan'ın doğusu (Mesheti, Kaheti, Kartli) ise Safevilerde kaldı. 31 Temmuz 1555'te İstanbul'a dönen Süleyman, 29 Eylül'de Sadrazam Kara Ahmed Paşa'yı idam ettirdi ve yerine tekrardan Damat Rüstem Paşa'yı getirdi.

Habsburglarla Fransa arasında 1551 yılından beri süregelen savaş esnasında Fransa Kralı II. Henri, 30 Aralık 1557 tarihinde Süleyman'a mektup yazarak kendisinden yardım istedi.  Fransa'ya yardım amacıyla nisan 1558'de İstanbul'dan ayrılan Turgut Reis ve Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, 13 Haziran 1558'de İtalya'ya vardı. Temmuz ayında İspanyol İmparatorluğu'nun elindeki Balear Adaları'na, başarıyla sonuçlanan saldırılar düzenlenmeye başlandı. Bunun üzerine İspanya Kralı II. Felipe, Osmanlı İmparatorluğu'nun elindeki Trablus'u geri almak amacıyla Papa IV. Paulus'tan yardım istedi. İspanyol İmparatorluğu, Venedik Cumhuriyeti, Papalık Devletleri, Ceneviz Cumhuriyeti, Savoie Dükalığı ve Malta Şövalyeleri'nden oluşan donanma, 10 Şubat 1560'ta Trablus'a doğru yola çıktı. 7 Mart'ta Cerbe adasını ele geçiren donanma, burada bir kale inşasına başladı. Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması ise 11 Mayıs'ta Cerbe'ye ulaştı. Yapılan deniz muharebesinden Osmanlı Donanması zaferle ayrıldı.

Oğulları Şehzade Bayezid ile Şehzade Selim arasında yaşanan taht kavgasında Selim'in tarafında oldu. İran'a sığınan Bayezid ve oğullarını, Şah Tahmasb ile yaptığı mektuplaşmanın sonunda, 25 Eylül 1561'de, Kazvin'de boğdurttu.

1562-1566

10 Temmuz 1561'de Sadrazam Rüstem Paşa öldü, yerine Semiz Ali Paşa atandı. 1562 yılında İstanbul'a gelen elçi Ogier Ghislain de Busbecq aracılığıyla Habsburglarla Osmanlı İmparatorluğu arasında sekiz yıllık bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre Ferdinand, Erdel'in Osmanlı'da kaldığını ve 1547'deki antlaşmada olduğu gibi yıllık 30.000 altın vergi vermeyi kabul etti.
Turgut Reis ve Piyale Paşa'nın komutasındaki Osmanlı Donanması, 18 Mayıs 1565 tarihinde Malta Şövalyeleri'nin elindeki Malta adasını bir kez daha kuşattı. Malta Şövalyeleri'nin yanında İspanyol İmparatorluğu, Sicilya Krallığı ve Maltalı siviller de adanın savunmasına destek oldu. 11 Eylül'de başarısızlıkla sonuçlanan kuşatma sonrasında Turgut Reis de çarpışmalar esnasında aldığı darbe ile vefat etti. Ancak 1565 yılında I. Süleyman'ın vefatına az kala Piyale Paşa komutasındaki gemiler Sakız Adası'nı fethetmişlerdir.

Osmanlı hükûmeti, 1562'deki antlaşmada yer alan koşullara göre yıllık vergisini ödemeyen Ferdinand'ın 1564 yılındaki ölümünün ardından Kutsal Roma İmparatoru olan II. Maximilian'dan hem eski borçların ödenmesini hem de kalan altı yıl için vergilerin ödenmesi teminatını istedi. Maximilian, İstanbul'a gönderdiği elçiyle bu koşulları yerine getirdi. Ancak karşılıklı sınır ihlalleri sonrasında, Semiz Ali Paşa'nın 28 Haziran 1565'teki ölümünün ardından sadrazamlığa gelen Sokollu Mehmed Paşa'nın tutumu üzerine Süleyman; 1 Mayıs 1566'da, yaklaşık 13 yıl aradan sonra, 72 yaşında 13. seferine çıktı. 27 Haziran'da Belgrad'a varan ve burada Sigismund Zapolya'nın kuvvetlerinin de katıldığı Osmanlı Ordusu, 2 Ağustos'ta Zigetvar'a vardı. Süleyman ise kuşatma yerine 5 Ağustos'ta varmış ve kuşatmanın görülebileceği bir tepede yer alan çadırına yerleşmişti. 7 Eylül 1566 gecesi, Zigetvar'ın alınmasından bir gün önce, kaynaklara göre gut, dizanteri, felç veya anjin sebebiyle vefat etti. Öte yandan Zigetvar'ın yanında Göle, Yanva, Lügos ve diğer bazı kaleler de ele geçirilmişti. Süleyman'ın ölümü 48 gün boyunca, 21 Ekim günü ordunun Zigetvar'dan ayrılışına kadar saklandı. Cenazesi, 28 Kasım'da Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin kıldırdığı namazın ardından Süleymaniye Camii'nde toprağa verildi. Süleyman'ın vefatının ardından yerine oğlu II. Selim geçti.

Mimari Gelişmeler;

I. Süleyman'ın padişahlığı döneminde, I. François tarafından İstanbul'a yollanan Fransız elçi Pierre Gilles'in yazdıklarına göre şehirde Bizans İmparatorluğu döneminden fazla yapı kalmamıştı. Döneminde birden fazla sultan külliye yaptıran Süleyman döneminde ilk olarak, babası I. Selim döneminde yapımına başlanılan I. Selim Külliyesi'nin yapımı tamamlanırken; oğlu Mehmed için Şehzadebaşı Külliyesi ve kendisi için, Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilen Süleymaniye Külliyesi yapıldı. Yine padişahın yakınlarının külliyeleri; Rüstem Paşa Külliyesi, Sokollu Mehmed Paşa Külliyesi, Kılıç Ali Paşa Külliyesi, Haseki Külliyesi ve Mihrimah Sultan külliyeleri (Üsküdar ve Edirnekapı'da olmak üzere iki tane), Hadım İbrahim Paşa Külliyesi, Kara Ahmed Paşa Külliyesi de bu dönemde inşa edildi. Öte yandan nüfus artışına bağlı olarak İstanbul'da çekilen su sıkıntısının önüne geçmek amacıyla su tesisleri yenilendi ve Kırkçeşme su sistemi kuruldu.
Bu imar faaliyetlerinde başı çeken kurum, saraya bağlı olarak çalışan ve devlet sınırlarındaki her türlü resmî inşaat işlerini yürüten Hassa Mimarlar Ocağı ile başındaki hassa mimarbaşı idi. Süleyman tahta çıktığı dönemde hassa mimarbaşı, I. Selim döneminde göreve gelen Acem Ali'ydi. 1538 veya 1539 yılında ölen Acem Ali'nin ardından yerine gelen ve Süleyman döneminde yapılan mimari eserlerin çoğunda imzası bulunan Mimar Sinan, Osmanlı döneminin en büyük mimarlarından biri olarak kabul edilmektedir.

Sanatsal Gelişmeler;
I. Süleyman'ın saltanatı döneminde yetişen başlıca şairler arasında Fuzûlî, Bâki, Pir Sultan Abdal ve Bağdatlı Ruhi gösterilmektedir. Matrakçı Nasuh ise dönemin önemli ressam, tarihçi ve minyatür sanatçılarındandı. Yine bu çağda yaşayan ve Süleymanname'yi yazan şehnameci Arifî, nakkaş Nigarî ve hattat Ahmed Karahisarî de dönemin önde gelen sanatçıları arasında yer almaktadır.

Sultan Süleyman döneminde ayrıca sadrazam Pargalı Makbul İbrahim Paşa, Mohaç Meydan Savaşı sonrasında Budin'den İstanbul'a Üç Güzeller olarak anılan mitolojik heykeller getirmiş ve At Meydanında bulunan sarayına dikmiştir. Bu heykeller her ne kadar ilgi uyandırsa da bazı çevreler tarafından put olarak görülüp hoş karşılanmadığı için kalıcı olamamıştır. Bu heykellerin yanı sıra, Budin'den bazı Doğu ve Batı düşünürlerinin eserleri İstanbul'a getirilmiş ve kütüphane oluşturulmuştur. Bu eserler Macar kralı Matthias Corvinus'un kurduğu geniş kütüphaneden savaş ganimeti olarak elde edilmiştir. Süleyman bu yönüyle Osmanlı kütüphane kültüründe etkili ve önemli bir padişah olarak yer alır.

Eğitim;
Sultan Süleyman döneminde çok sayıda medrese kurulmuştur. Bu dönemde sarayda kurulan kütüphanelerden çok, medrese ve külliyelerde kurulan kütüphanelerin ön planda olduğu görülmektedir. Bu da, devletin halkın eğitimini daha ön planda tutmaya başladığının göstergesi olarak görülebilir.

I. Süleyman döneminde kurulan ve Osmanlı Devleti’nin ikinci büyük eğitim kurumu olan Süleymaniye Medreseleri açmış olduğu farklı bilim dalları nedeniyle (özellikle tıp, matematik ve diğer akli bilimler) yeniden bir sınıflamaya gidilmiştir. Sultan Süleyman döneminde yapılan düzenlemeyle Osmanlı medreselerinde eğitim Dahil medreselerinden sonra iki aşamaya ayrılmıştır. Birincisi Sahn-ı Seman medreselerinde hukuk, ilâhiyat ve edebiyat dallarında yapılan eğitim, ikincisi ise Süleymaniye Medreselerinde matematik ve tıp alanlarında yapılan eğitimdir.

Özel Hayatı;
Saruhan Sancak Beyi olduğu sıralarda hareme giren ve gerçek ismi bilinmediğinden Fülane Hatun olarak geçen kadın, çoğu tarihçi tarafından Süleyman'ın ilk eşi olarak gösterilmektedir. Tarihçi Çağatay Uluçay; Süleyman'ın Hürrem Sultan, Mahidevran Sultan ve Gülfem Hatun olmak üzere üç eşi olduğunu ve başka eşlerinin de olabileceğini söyler. Öte yandan Fülane Hatun'dan dünyaya gelen Mahmud; Mahidevran Sultan'dan dünyaya gelen Şehzade Mustafa; Hürrem Sultan'dan dünyaya gelen Şehzade Mehmed, Mihrimah Sultan, Şehzade Abdullah, Şehzade Selim, Şehzade Bayezid, Şehzade Cihangir ve annesinin Gülfem Hatun olduğu yönünde görüşler olan Şehzade Murad olmak üzere Süleyman'ın toplamda sekiz erkek ile iki kız çocuğunun olduğu kesin olarak bilinmektedir. Bunlara ek olarak Yılmaz Öztuna; Şehzade Orhan, Şehzade Osman, Şehzade Abdullah, Şehzade Mehmed, Şehzade Mehmed, Şehzade Orhan'ı da Süleyman'ın oğlu olarak göstererek bu sayının on beş olduğunu belirtir ve Fatma Sultan adında bir kızı daha olduğunu söyler.

Eşleri;
Hürrem Sultan: Sancak beyliği veya 1520'deki tahta çıkışının ardından haremine girdiği tahmin edilen cariye Hürrem Sultan, 1521'de Mehmed'ı, 1522'de Mihrimah'ı, 1522 veya 1523'de Abdullah'ı, 1524'de Selim'ı, 1525'de Bayezid'ı, 1531'de Cihangir'ı dünyaya getirdi. 15 Nisan 1558'de vefat etti.
Mahidevran Sultan (bazı kaynaklarda ismi Gülbahar olarak da geçer): 1500 yılı civarında doğan ve cariye kökenli olan Mahidevran Sultan, 1515'de Mustafa'yı dünyaya getirdi. Mustafa'nın Süleyman tarafından 6 Ekim 1553'te boğdurulmasının ardından Bursa'da yaşamaya başladı. 3 Şubat 1580'de, Bursa'da vefat etti.

Gülfem Hatun: Süleyman'ın, Hürrem Sultan'dan önceki ve sonraki hasekisi olduğu yönünde görüşler olan, cariye kökenli eşiydi. 1561 veya 1562 yılında vefat eden Gülfem Hatun'un, 1521'de dünyaya gelen ve 12 Ekim 1521'de vefat eden Şehzade Murad'ın annesi olduğu yönünde görüşler mevcuttur.
Fülane Hatun: Süleyman'ın ilk eşi olup, gerçek adı bilinmemektedir. 1512'de dünyaya gelen Mahmud'un annesiydi.

Çocukları;

Şehzade Mahmud: 1512 yılında, Fülane Hatun'dan doğan Süleyman'ın ilk oğluydu. 29 Ekim 1521'de, geçirdiği hastalık sebebiyle vefat etti.
Şehzade Mustafa: 1515 yılında Mahidevran Sultan'dan dünyaya geldi. Çeşitli sancaklarda, sancak beyi olarak görev yaptı. Tahta geçmek istediği söylentilerinin ardından 6 Ekim 1553 günü, Konya Ereğlisi'nde babası Süleyman tarafından boğdurtuldu.
Şehzade Murad: 1521'de dünyaya gelen ve ekim 1521'de vefat eden Murad'ın annesi kesin olarak bilinmese de, Gülfem Hatun olduğu yönünde iddialar bulunmaktadır.
Şehzade Mehmed: 1521 yılında Hürrem Sultan'dan dünyaya gelen Mehmed, 1543 yılında vefat etti.
Mihrimah Sultan: 1522 yılında, Hürrem Sultan'dan dünyaya geldi, 1578'de vefat etti.
Şehzade Abdullah: 1522 veya 1523 yılında, Hürrem Sultan'dan dünyaya gelen Abdullah, doğumundan iki-üç yıl sonra vefat etti.
Şehzade Selim: 1524'te Hürrem Sultan'dan dünyaya geldi. Annesi Hürrem Sultan'ın ölümünden sonra, kardeşi Bayezid ile girdiği taht mücadelesinde babası Süleyman'ın da desteğini aldı. Süleyman'ın vefatının ardından, II. Selim olarak Osmanlı Padişahı oldu. 1574'te ölene kadar padişah olarak kaldı.
Şehzade Bayezid (1525-1561): 1525'te Hürrem Sultan'dan dünyaya geldi. Hürrem Sultan'ın ölümünden sonra, kardeşi Selim ile taht mücadelesine girdi. Süleyman'ın Selim'in tarafını tutmasıyla İran'a kaçtı. 1561'de Osmanlı elçileri tarafından Kazvin'de boğularak öldürüldü.
Şehzade Cihangir (1531-1553): 1531'de Hürrem Sultan'dan dünyaya gelen Cihangir, 1553'te vefat etti.

  • Raziye Sultan: 1524 yılında, 1571'de vefat etti.
  • Şehzade Ahmed
  • Şehzade Orhan (1543-1562)
  • Şehzade Osman (1545-1562)
  • Şehzade Abdullah
  • Şehzade Mehmed (1526-1533)
  • Şehzade Mehmed (3 yaşında boğdurulduğu bilgisi var)
  • Şehzade Orhan (1554-1562)
  • İsmi bilinmeyen bir kız


Edebi Kimliği;
Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Süleyman'ın bir de divanı vardır.
Nadiren de olsa Muhib, I. Süleyman, Meftûnî, Âcizî mahlaslarını kullandığı hacimli divanında tam 2779 adet gazel bulunmaktadır ki, Divan şairleri arasında oldukça fazla gazel yazmış olan Zâtî'nin bile ulaştığı gazel sayısı 1825'tir. Kanuni böylece Divan edebiyatının gazel rekorunu kırmıştır.

Music Player