kanuni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kanuni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2019 Pazar

Şehzade Mustafa’nın Ölümü ve Rüstem Paşa

ŞEHZADE MUSTAFA’NIN ÖLÜMÜNDE MEDHALİ OLAN VEZİR-İ ÂZAM RÜSTEM PAŞA’NIN İKİNCİ SADARETİNDE YENİÇERİLERİN AGALARINDAN ŞİKAYETİ HAVİ KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN İLE RÜSTEM PAŞA’YA PEK AGIR MEKTUPLARI
Ord. Prof. İ. Hakkı UZUNÇARŞILI

Bir Mukaddime
Gazi Hünkar Sultan I. Murad zamanında Çandarlı Kara Halil Hayreddin Efendi’nin tavsiyesi ve fiilen işi ele alması sebebiyle harplerde ve akınlarda esir edilen Hıristiyan çocuklarının yetiştirilmesiyle teşkil edilen acemi ve yeniçeri ocakları vazedilen devşirme kanunu ile gelişmiş, disiplinli muntazam bir yaya ocağı haline gelmişti.
Yeni kurulmakta olan Osmanlı devletinin maaşlı merkez kuvvetini teşkil eden yeniçeriler hizmetleri cihetiyle devletin diğer kuvvetlerinden daha imtiyazlı idiler. Murad Hüdavendigar kurduğu yeniçeri ocağını sıkı bir nizama bağlamış ve bu nizama aykırı küçük bir harekete bile müsamaha etmemişti. Sultan II. Mehmed’in 1451 de hükümdar olduğu tarihe kadar yeniçeri ocağı tam bir itaatle hareket ve hizmet etmişti.
Fatih Sultan Mehmed’in ilk seferi olan Karaman seferinden dönüşünde yeniçeriler yolda iki sıra olup aralarından geçen padişaha “ilk seferinizdir” diye bahşiş istemeleri üzerine nizama aykırı olan bu küstahlığa canı sıkılan genç hükümdar, bunlara bir miktar bahşiş vermekle beraber yeniçeri ağasını derhal azl ile yayabaşıları yani bölük kumandanlarını, yüz deynek vurdurduktan sonra ocaktan kovmuştur1.
Osmanlı tarihlerinde görüldüğü üzere II. Bayezid ve oğlu Sultan Selim’in cülûsları esnasında bunlar tarafından adamları vasıtasiyle elde edilen yeniçerilerin nizamsız hareketleri ve edepsizlikleri malum olduğundan bundan sonra muhtelif sebeplerle bu şımarıklıklar artarak devam etmiştir.
* * *
Kanuni Sultan Süleyman 1520 ‘de hükümdar olduğu tarihten itibaren doğu ve batı seferlerinde ordusunun başında seferler yapması sebebiyle ordularının üzerinde büyük bir otoriteye sahipti. Bazan gerek rahatsızlığı ve gerek siyasi durum neticesi bizzat gidemediği seferlere vezir-i azamı veya başka bir veziri serdar etmekte idi. Hükümdarlığının otuz dördüncü senesinde yaşı altmışı bulmuş ve vücutça epi yıprandığı için kendisi sefere çıkmayarak İran üzerine vezir-i azam Rüstem Paşa’yı kapıkulu ocaklariyle memur etmiş, kendisi Erdel (Transilvanya) meselesinden dolayı oraya da ikinci vezir Kara Ahmed Paşa’yı yollamıştı (1553) 2.
Bu 960 H. (1553 M.) tarihinde Sultan Süleyman’ın yaşamakta olan  büyüğü Amasya valisi Mustafa olmak üzere, Selim, Bayezid, Cihangir adlarında dört oğlu vardı. Bunlardan Mustafa, Sultan Süleyman’ın Manisa sancağında bulunduğu sırada 1515’de doğmuştu, Yaşı otuz sekiz olup diğer oğullarından Selim otuz, Bayezid yirmi sekiz ve Cihangir yirmi üç yaşlarında idiler. Büyük şehzade Mustafa şeklen büyük babası Yavuz Sultan Selim’e benzermiş; iyi tahsil görmüş, yeniçeriler tarafından sevilmiş, babasının yaşının ilerlemesi ve rahatsızlığı sebebiyle saltanata hırslı bir şehzade olmuştu.
Padişahın yaşı ilerledikçe Fatih Sultan Mehmed’in tedvin ettirdiği kanun üzere şehzadelerde de hayat kaygusu artıyordu. Elde bir veraset kanunu olmaması, saltanata geçen evladın kardeşlerini öldürmesinin kanun olması buna başlıca sebep oluyordu.
Sultan Süleyman’ın sevgili hasekisi yani zevcesi Hürrem Sultan, diğerlerinden daha çok sevdiği oğlu Bayezid’in, babasından sonra hükümdar olmasını istiyordu, bunun için anası ayrı olan büyük şehzade Mustafa’nın ortadan kalkması lazımdı. Bu hususta damadı vezir-i azam Rüstem Paşa ile zevcesi Mihrimah Sultan da çalışıyorlardı. Bir vesikaya göre Rüstem Paşa, şehzade Mustafa’nın imzasını taklit ederek onun İran Şahı Tahmasb ile mükatebesine ve dostluğa dair mektuplar uydurmuş ve cevaplarım almış imiş3.
Hürrem Sultan ile Rüstem Paşa’nın kendi aleyhinde çalıştıklarını haber alan şehzade Mustafa da kendisine taraftar arayarak bazı valilere mektuplar yollamıştı4. Sonraki olaylara göre yeniçerleri de elde etmişti. Bu sırada şehzadelerin sancakları değiştirilmiş, Manisa sancakbeyi Mustafa Amasya’ya, Selim Manisa’ya ve Bayezid de İstanbul’a yakın olarak Kütahya’ya tayin edilmişlerdi.
* * *
Daha evvel işaret ettiğimiz gibi vezir-i azam Rüstem Paşa 1553’de kapıkulu ocaklariyle İran seferine çıkmış, Konya Aksaray’ına gelmiş, burada yeniçerilerin padişahı Dimetoka’da oturtup Amasya valisi şehzade Mustafa’yı hükümdar ilan edeceklerini casusları vasıtasiyle haber aldığından oradan ileri gitmiyerek durumu acele olarak padişaha arzetmek üzere, sipahiler ağası Şemsi Ağa ile Çavuşbaşıyı İstanbul’a yollayarak padişahın, bizzat askerin başında sefere çıkmasının muvafık olacağını arz eylemiştir.
Bunun üzerine Sultan Süleyman ocakları geri döndürüp İstanbul’a getirterek bizzat sefere çıkmak suretiyle kendisinin, ordusunun başında sefere gidecek kudret ve kuvvette olduğunu göstermiştir. Padişah Karaman Ereğli’sine geldiği zaman Amasya valisi şehzade Mustafa babasının elini öpmek üzere otağ-ı hümayuna gelmiş ise de evvelden alınan tertibat üzerine orada padişahı görememiş ve feci bir boğuşmadan sonra boğulmak suretiyle öldürülmüştür5.
Şehzade Mustafa’nın bu suretle ölümü yeniçeriler arasında galeyanı mucip olarak Mustafa’yı hükümdar yapmak ümitlerini söndürmüş, başlarındaki Gazi Padişah’a karşı ses çıkaramamışlar, padişah onları teskin için bu işte rolü olan Rüstem Paşa’yı azlederek yerine ikinci vezir Kara Ahmed Paşa’yı vezir-i azam yapmıştır.
Sultan Süleyman kendisine küskün olan ocaklı ile İran’a taarruz etmeden evvel Diyarbekir’de izn-i am emriyle ocak ağalariyle görüşmüş, onlardan sadakat teminatını aldıktan sonra muharebeye girişmiştir.
Rüstem Paşa, azlinden iki sene sonra Hürrem Sultan’la kızı Mihrimah Sultan’ın, Rüstem Paşa’yı tekrar sadarete getirmek için Kara Ahmed Paşa aleyhine ihtiyar padişahı tahrik ile idamına sebep olmuşlar ve tasavvurları gibi Rüstem Paşa’yı tekrar vezir-i azam tayin ettirmişlerdir (1555). Rüstem Paşa bu ikinci sadaretinde yeniçeri ocağını sıkı bir nizama bağlamak ve sindirmek için oraya bir müddet sonra kendisine damat yapacağı6 ve henüz pek genç olan ve yeniçerilerin tabiri üzere “ağzı henüz domuz eti kokan” bir macarı (Ahmed Ağayı) tayin ettirmek suretiyle ocaklıyı iyice sıkmıştır.
* * *
Yeniçerilerin padişah’a ve vezir-i azam Rüstem Paşa ile ikinci vezir Semiz Ali Paşa’ya olan mektupları Rüstem’in bu ikinci sadareti zamanında olup takribi olarak tarihi 965 H. (1558 M.) veya az sonradır. Yeniçerilerin, ağaları aleyhindeki şikayetlerine ve tehditlerine rağmen ağaları, 968 H. (1561 M.)’de Rüstem Paşa’nın ölümünü müteakip Beylerbeyiliğe (iki tuğlu paşalığa) nakledilmek yani terfi etmek suretiyle değişmiştir.
Suretlerini aynen makaleye koyup fotokopilerini de ilave ettiğim bu mektuplardan padişah’a takdim edilen hakareti havi mektup ağır olup bunda ocaklının şehzade Mustafa’ya taraftar oldukları açıkça görülmektedir. O tarihlere kadar yeniçeriler dileklerini ağaları veya vezirler vasıtasiyle padişah’a arz ederlerken hiddet ve gayızlarından dolayı bizzat padişah’a hitap etmek suretiyle ariza takdim etmişlerdir. Bu mektuplardan istidlal edildiğine göre evvelce bilvasıta şikayetlerini yapmışlar ve müessir olmayınca mektup takdimiyle tehdide kalkışmışlardır.
Yeniçerilerin mektuplarının esası ağalarından şikayetleridir. Mektuplarında yeniçeri ocağının kuruluşundan itibaren şimdiki ağaları gibi zalim bir ağanın gelmediği ve bu ağanın tecrübeli bölük başıları birer bahane ile Erzurum’a kalelere gönderdiğini, gidenlerin bir kısmının İran’a kaçarak orada tüfek adedinin arttığını, babası Sultan Selim’in kul ahvaliyle bizzat meşgul olduğunu, halbuki şimdi padişah’ın bir alay zalime itimat ederek kendilerinin şikayetlerini dinlemediğini, henüz ağzında domuz eti kokan macarı (yani ağalarını) başlarına getirdiğinden 7 saymakla bitmiyecek bu hallerden dolayı bıçağın kemiğe dayandığını bu sebepten şerrinden kurtulmak için fesat çıkarıp kan döküleceğini ve bu hale de kendisinin (padişah’ın) sebep olacağını arz ettikten sonra :
Sözün doğrusunu söyleriz, senden dahi oğullarından dahi ve paşalarından dahi bizar olduk; bir fesad ederiz ki Mustafa Ağa zamanında 8 olan fesad bunun zerresi ola nolaydı; Sultan Mustafa ölmekten biz kırılaydık. Senden sonra bu oğulların dahi senin yerine gelip anların zamanında bir acemi gavurdan gelmiş huyu, suyu bilinmez oğlan gelip ağa olup bize nahak böyle eza ve ceza ede, hor ve hakir olavuz.”
Dedikten sonra ahır ömründe Allah’tan korkup bu haramzadenin, Üzerlerinden kaldırılmasını ve söyleyeceklerini söyleyip Rüstem Paşa ile Ali Paşa’ya da mektup yazdıklarını beyan etmişler ve sonra :
Ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidip biz kalmak” deyip ve “Sultan Mustafa sağ olsa idi, iş başka türlü olurdu.” mütalaasında bulunmuşlar ve sonunda bu macar gavurunu tepelemek işten bile değilse de padişah’ın şeref ve haysiyetinin muhafazası için keyfiyeti arz eylediklerini ve sofu diye itimad ettiği ağanın yalıda kaç meyhane ihdas ettiğini teftiş ettirmesini de şikayetlerine ilave eylemişlerdir.
Yeniçerilerin Rüstem Paşa’ya gönderdikleri mektup “Rüstem Paşa Hazretlerinin hak-pa-yi şeriflerine yeniçeri kullarının arz-ı hali” diye başlamaktadır. Bunda kendisinin:
Evvelki padişah vekilleri gibi kul ahvaliyle meşgul olmayıp kendisine müracaatlarında “ben bilmem ağanız bilür” diye başından savdığını, halbuki ağalarının zulmünden bunaldıklarını, hallerinden padişahı haberdar etmediğini, damat yapmak istediği ağanın zulmüne dayanamıyarak bir fesad çıkaracaklarını, kabahatli yeniçerileri, evvelce Rumeli’ye gönderirlerken bu ağa, Erzurum’a yollayıp oradan kaçanların tüfenkleriyle kızılbaş kuvvetlerini arttırdıklarını ve yeniçeriler koyun sürüsüne benzer taife olup birine olan cümlesine olduğunu beyan ile mektuplarını örtbas etmemesini, çünkü padişah’a da takdim eylediklerini beyan etmişlerdir.
Yeniçerilerin bu mektubu Rüstem Paşa’nın ikinci defa sadrazam olmasından sonra yani 962 H. (1555 M.) tarihini müteakip verilmiştir. Şimdi bu mektupları aynen naklediyorum. Padişah’a takdim edilen aynı ibareli, aynı numarada birbirinin benzeri üç mektup vardır.
Padişah’a olan mektupların hükümdarın eline geçmemesi ihtimaline binaen kendilerine taraftar olanlardan üç vasıta ile takdim edildiği anlaşılıyor; her üçü de padişah’ın eline değerek zayi olmamıştır. Mektupların yazılış tarzı resmi üsluptan ayrı olarak sade ve bugün de pek iyi anlaşılacak kadar selis olup XVI. asır ortalarındaki ifade ve tahrir tarzımızı göstermesi itibariyle de mühimdir.
Yeniçerilerin Arizalarının Sureti9
Devletlû hünkarın ayağı toprağına yeniçeri kullarının arzıhali budur ki …
Haliya ağamız olan kimesnenin elinden aciz ve fermande (fürûmânde) kaldık. Al-i Osman peyda olalu ve yeniçeri, yeniçeri olalu böyle zalim, böyle haramzade müfsid, suret uğrusu şeytan sofusu azyemez ağa ne gelmiştir ve ne gelecektir; bunun zamanında yeniçeri olmaktan gavur olmak yeğdir.
Devletlu Padişah! sen bunu adam sanursın; bu adam değildir; bu şeytan aleyhüllane kendusidir. Hayf yazdık, senin buna ittüğin itikada. Haşa ve kella bu, senin terbiyende büyümüş ola. Yazuk değil midir? Ne hak bilür ne şeriat bilür bir zalim müfsiddir kanden geldi? Evvela her kim bunu ortaya getürüb ağa olmasına sebep olduysa Tanrı rahmetinden mahrum ola. Gün olur mu ki seni mazlemeye koymıya. Bigünah bunca kişinin dirliğine mani olup ve nice kimesnenin dahi katline sebep olur; ahırette bunun cevabı senden mi talep olunur, yoksa kendusinden mi? Niçin görmezsin, Padişah-ı alem-penahsın, hak katında ne cevap vereceksin? Kendu sikarı (şikarı) kande bir oğlan var ise ileru çeküb yaban oğlanlarına yayabaşılık ve bölük başılık virüb, kande bir ihtiyar var ise bir bahane ile ya Erzurum hisarına veya dizdarlığına çıkarur oldu; atan ve deden zamanında yeniçeri kullarının bir günahı oldukta Rumelinden gayrı yere çıkarmazlardı; bu ağanın zamanında Erzurum’a gider oldu, kızılbaşa gitmesi kolay olsun. Teftiş eylen, görürsiz. Bu ağa zamanında ulûfesi kesilen yeniçerilerin kaçı kızılbaşa çıkıp gitmiştir. Elhamdülillah İslam Padişahısın, her ne yire ki kasd etsen elün yeter. Bu mel’un, ağa olmazdan evvel kızılbaş ne miktar tüfenklüye kadir idi, şimdi ne kadar tüfenklisi vardır kutlu olsun. Sancak beylerinde şimdüye değin……….. pek yok idi. Bu ağa zamanında gidilere dahi sancak verilür oldu; kuyumcu Kasım ki kendüye üskufler ve kemerler işlemekle. Bunca kullarun var ki kimi atan ve deden kuludur. Ol zamandan beru taş yasdanub toprak döşenüb hizmette dururlar, anlara ancak müyesser olmaz, kuyumcu Kasım gibi kızı sohbette gidilikle meşhur iken ana sancak alıverirsin. Gafilsin. Bu mel’unun kangi fesadını ve kangi kabahatini idelüm, feemma ol hacetimiz değildir, ancak canumuz acıdığından söylerüz. Bizim günahımız nedir ki bu macar kafiri ki dün gavurdan gelmiş, henüz tomuz eti ağzında koka duruyor ıo, bize havale idesin. Nahak ırzımızı ve namusumuzu paymal edip türlü türlü hakaretler itler, eğer günahımız var ise kendu elinle bizi öldür, bir uğurdan kurtulalum.
Adil Padişah oğlusun. Atan kimesneye itimad etmezdi, kulun ahvalini kendi görürdü. Sen bir alay zalime itimad edüb irha-i inan etmişsin, anların ise eksükleri değildir, her kangisine vamp halimizi ağlasavuz “ben bilmezim ol ağanuzdur, ol bilür” deyu cevap ederler. Ya biz halimizi kime ağlayalum, elhasıl sabır ve takat kalmadı. Bıçak söküğe erdi, gayetle canumuz acıduğundan sana arzıhal-ı itdük. Ya bu zalimi bizden gider bizi bunun şerrinden halas eyle yahut bir külli fesad ederiz, nice can telef olup nice Müslümanın rızkı zayi ola, ırz ve namusa halel geldüğinden gayrı hak katında dahi mes’ul olursun, vebali boynuna. Elhasıl sözün doğrusunu söylerüz. Senden dahi ve oğullarından dahi ve paşalarundan dahi bizar olduk. Bir fesad iderüz ki Mustafa Ağa zamanında olan fesad bunun zerresi ola nolaydı. Sultan Mustafa ölmekten biz kırılaydık. Senden sonra bu oğulların dahi senin yirüne gelüb anların zamanında böyle bir acemi gavurdan gelmiş hudu sütlü bilmez oğlan gelib ağa olub bize nahak böyle eza ve ceza idib hor ve hakir olsavuz gerek. Hem ahır ömründür 11, Allah’ tan kork, bizim halimizi gör. Adam kıtluğı değildir, bu haramzadeyi üzerimizden gider, şerrin def eyle ve illa olacağını biz dedik, sonra günah bizden değildir ve bu hususta bir mufassal kağıt dahi Rüstem Paşa’ya ve Ali Paşa’ya12 atub dururuz, anları göresiz. Vay bize ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidüb biz kalmak. Bari ol sağ imişse, iş bir türlü dahi olurdu. Evvela bu bizüm çekdüğimiz nedir? Buna kim katlanur. Her gece odaya geldüğimizce koyun bıçağa gider gibi ardumuza bakup dururuz ki bu gece kimin beratı gelür deyu. Gel Devletlu Padişah nola Padişah oldun ise hele bu kulların halin dahi insaf eyliye. Böyle bir zalimi havale eyleyip hor ve hakir ettirmek olmaz. Bu miskinlerin içinde nice emekdarlarun vardır, bize dahi hayf değil midir? Sen esirgemezsen ya bizi kim esirgesün. İleru zaman yeniçerileri gibi şarabta, avratta ve oğlanda değilüz, kavga ve galebede değilüz, beş vakit namazımızda ve hayır duanızdayüz, belki fesad ve şenaat eden yine bir kaç dinar vermekle eyü olur; biz mücrim ve günahkar oluruz. Vallahilazim adımız yeniçeridir. Şare (şehre) pazara çıkamazız. Bu ağanın zamanında şöyle hor ve hakir olduk ki şartla ve pazarda at oğlanı bizi döğer oldu, korkumuzdan kimesneye söyleyemez olduk. Allah’tan reva mıdır? Geçende kenduye bir kağıt yazub atduk, bulayki insafa gele deyu. Ezayı ve cefayı dahi ziyade etmeğe başladı, meğer senin rızan var ola ki böyle itler. Eğer senin dahi rızan var ise malum oldu ki açıkla (açıkca) bu taife bir fesad ettikleri ister imişsin? Bunu dahi fehmetmez misin ki bunun körlüğüne şehre od atalar, son nedamet faide etmez mi? Bu ezaya biz mütehammil olmayub bu macar gavurun çoktan hakaretle depeler idük, lakin senin ırzını sakınıb yolundan sana arz itdük, eğer giderdik kavgayı def itdük hoş ve illa olan fesadın ve fitnenin vebali boynuna olur bilmiş olasın. Dahi durub bakmak olmaz, vallah vallahi fesad ideriz onat âgâh ve haberdar olasın.  Sayirlerde şaraba yasağ idersin, sofu deyû itimad ettiğün ağa yalıda kaç meyhane ihdas etmiştir teftiş eylen göresiz.




Yeniçerilerin Rüstem. Paşa’ya Mektubu13
Rüstem Paşa Hazretlerinin hak-pa-yi şeriflerine yeniçeri kullarının arzı budur ki Padişah canibinden sizin yirünüze Padişah vekili olanlar her biri kendü zamanında Padişah kullarının hal ve ahvallerin yoklayıp her kişinin halini Padişah Hazretlerine arz ederlerdi. Şimdi sen vekil oldunsa kendü hevanda olub bizüm halimizi bilüb dahi tegafül idüb bizüm halimizi Padişaha arz etmiyesin. Her kangi zulme uğrayıp halini sana arz etmeğe geldikte “ağa olan bilür ben bilmezim” deyu Sava suyun açdırırsın 14, Padişah ise İslam Padişahıdır. Dört duvar arasında kimesnenin halinden haberdar değildir, “vezirlerim” vardır; ve her kişinin ağası vardır, her kişinin uğrusun onlar bilür deyû bir alay zalime itimad etmiştir. Kimesnenin halini bilmez ve bilmek dahi eksüğü değildir. Bundan murad nedir? Bize eza ve cefa etmekten muradınız bu mudur ki canımız acığuyle bu köpeği öldürdüb bir küllî fesad olub senin ırzın paymal olub evin ve barkum yağma olub ve nice kimesnenin malı ve rızkı telef ola. Yarın ahırette ne cevap verirsin. Bu zalimin bize itdüği eza ve cezayı bilürsün niçin Padişah’a doğrusun dimezsin? Yoksa hatırın sakınursın, güveğü idinmek istersin. Evvela ya Padişah’a vukuu üzere arz eyle ve yahut dahi çaremüz kalmadı, bir külli fesat etmek mukarrerdir, bilmiş olasın. Sonra bilmedüm dimek fayda etmez. Padişah’a dahi arz verilmek mukarrerdir. Elhasıl dirlik değil canımızdan bizar olmuş hilesiz. Doğrusu çok zamandır ki yeniçeri ummuyup dahi bir vezirin kapısına evvelki gibi ciğer asmaz oldular. Anınçün yeniçeri böyle hor ve hakir olmuş, ama inşallah bir kaç günden sonra görürsün ne fesad olur.
Bu ağanın cümle kabahatinden biri budur ki bu ocağa itdüği zararından gayrı din-i İslama dahi zararı budur ki evvel zamanda yeniçerinin bir cerime ile hisara çıkmalu olsa Rumeli’ ne çıkarurlardı; şimdi bu ağa Erzurum’a gönderir oldu. Bu makule Erzurum’a hisara çıkanlardan kaçı tüfenğiyle çıkıp kızılbaşa gitmekle şimdi kızılbaşın ne miktar yeniçeriye malik olmuştur, tetebbu itdüresiz. Divan (Ağa Divanı) bir yoldaşın ulUfesi kat’ olmaya veyahut hisara atılmaya. Biz had bir koyun sürüsüne benzer tayfayuz, birimize ne olursa cümlemüzedir. Bunca yoldaşlara nahak hakaret olmuştur. Bugün onlara ise yarın bize. Elhasıl bilmiş olasın cümlemiz ölüm eri olmuşuz. Bu kağıdı ört-bastır dime, Padişah Hazretlerine dahi kağıt atub bildirüb dururuz. Senden kağıdı isteyecektir bilmiş olasız.
Biçaregân
Piyadegân



Dipnotlar:
1 Tarih-i Eba’l-Feth, s. 35.
2 Erdel kıraliçesi Elizabet, kendisine Macar kıralı Ferdinand tarafından çeyizi mukabili verilen para ve oğlu Zigismund’a dukalık ve damatlık vadiyle, kıraliçe memleketini Macar kıralına terk etmiş. Bu hali haber alan Osmanlı hükümeti bunu tanımıyarak şiddetle mukabeleye karar vermiş ve bu suretle durum nazikleşmişti.
3 Vezir-i azam Rüstem Paşa’nın şehzade Mustafa’nın mührünü taklit ederek Şah Tahmasb’a muhabbetname yazıp ittifak teklifini havi mektup Vastan Bey’i Zeynel Bey vasıtasiyle olmuştur (Topkapı Sarayı Arşivi, nr. 5103). Bu hususta vesikada tafsilat vardır.
4 Şehzade Mustafa’nın Bağdat Beylerbeyisi ile Diyarbekir Beylerbeyisi Ayas Paşa’ya mektupları (Münşeat Mecmuası, Veliyyüddin Efendi Kitapları, nr. 2735).
5 Şehzade Mustafa da saltanat hırsı olup müsait bir fırsat beklediğini, padişah hastalığında maksadını fiile koyacağını, Rüstem Paşa ve diğer bazı kimselere düşman olduğunu bir reml mütehassısı Rüstem Paşa’nın sadaretten azlinden sonra padişah’a arz eylemiştir. Yeniçerilerin, padişah’a olan arizalarından anlaşılacağı üzere, ocaklının Mustafa’ya karşı bağlılıkları görülmektedir. Eğer Sultan Süleyman bizzat sefere çıkmayarak Rüstem Paşa askerin başında bulunmuş olsa idi, bir saltanat tebeddülü olması pek muhtemeldi.
6 Rüstem Paşa’nın Mihrimah Sultan’dan doğmuş olan Ayşe Hanım Sultan ile bu Semiz Ahmed Ağa evlenmişlerdir. Ahmed Ağa, sonra beylerbeyi, vezir ve nihayet Sokullu Mehmed Paşa’nın vefatında ikinci vezir iken 987 H. (1579 M.)’de vezir-i azam olmuştur.
7 Yeniçeriler, ağalarının Macar asıllı olduğunu söylüyorlar. Bizim tarihlerde Arnavud olduğu kayıtlıdır. Yeniçerilerin mektupları Rüstem Paşa’nın ikinci sadareti zamanında takdim edilmiş ve ağanın da bir müddet sonra ocaklının yazdıkları gibi Rüstem Paşa’ya damat olduğu da malum olduğuna göre ağanın adının Ahmed olduğu anlaşılıyor . Yeniçeriler belki yanılarak Macar demişler veyahut da Macar olup tarihler yanlışlıkla Arnavud göstermişlerdir. Bu cihetler meçhuldür. Dikkat edilecek nokta mektupta şikayet edilen ağanın damat olacağı kaydıdır; filhakika o ağa da damad olarak Ayşe Hanım Sultan’ı almış olmasıdır ve adı da Ahmed’tir.
8 Bu Mustafa Ağa’nın, II.. Bayezid’in İstanbul’a gelip cülusuna kadar yeniçeriler tarafından yapılan yağmalarda yeniçeri ağası bulunduğu görülüyor. Yavuz’un cülûsu esnasında 918 senesinde de diğer bir Mustafa Ağa yeniçeri ağası idi.
9 Topkapı Sarayı Arşivi, nr. 5856.
10 Bu ağanın, henüz genç olup yeniçerileri sıkı bir disipline sokmak üzere Rüstem Paşa’nın ikince sadaretinde tayin edilmiş olduğu anlaşılıyor.
11 Bu tarihlerde Sultan Süleyman takriben altmış beş yaşında idi.
12 Rüstem Paşa’nın 968 H. (1561 M.) ‘de ölümünden sonra vezir-i azam olan ve yeniçerilerin mektuplarındaki tarihte ikinci vezir bulunan Semiz Ali Paşa.
13 Topkapı Sarayı Arşivi, nr. 5856 ve 6340.
14 Sava nehri Hırvatistan’dan geçtiğinden vezir-i Azamın Hırvatlığına işaret veya darbı mesel olmak gerek.

Ord. Prof. İ. Hakkı UZUNÇARŞILI

Şehzade Mustafa yaşasaydı neler olurdu... Çok Yakında 

Yıldırım Beyazıd’ın Esareti ve İntiharı Hakkında

Yıldırım Beyazıd’ın Timur’a esir düştükten sonra demir kafese konduğu hakkındaki meşhur rivayet, osmanlı tarihine dair neşriyatta bulunan birtakım avrupa tarihçilerinden sonra, iptida E. Gibbon [Histoire de la decadence et de la chute de l’Empire romain, trad. M. F. Guiz ot, Paris 1819, Tome Xll, P. 362 – 369] ve sonra da Hammer [Histoire de l’Empire ottoman, trad. J J.  Heller, Paris 1835, Vol. II, P. 97-101; türkçe tercümesi, C, .II, S. 69-72] tarafından oldukça metodik bir şekilde tetkik edilmiştir. Onun fikrine göre, ne Ducas, Chalcondyl gibi bizans kaynakları, ne bu vak’aların şahidi olan Schiltberger, ne de Timur’a ait muasır membalardan istifade ederek Zafername’sini   yazan   Şerefeddin Yezdi, bu kafes rivayetinden bahsetmezler; İbn Hacer ve  İbn Şahne gibi muasır arap tarihçilerinde de bu rivayet yoktur; Lâri, Cenabi gibi muahhar umumi tarihlerle onlardan  iktibas  etmiş  eserlerde  de  böyle  bir rivayete tesadüf edilmez ; Sa’deddin, Zafername sahibinin bu rivayeti kaydetmemesini en büyük bir delil  gibi kullanarak, kafes  rivayetinden bahseden bazı türkçe tarih müelliflerini şiddetle tenkit eder; ve  onların, «tahtırevan ile kafesi birbirinden ayıramıyacak kadar»  idraksiz olduklarını söyler; demir kafes rivayetini sarih surette kaydedenler, Phranzes, İbn Arabşah’tır; Osmanlı vekayinamelerinden Aşık paşazâde, Ankara harbinde Beyazıd’ın maiyetinde bulunan  bir solaktan  naklen,  esir  Padişah’ın tıpkı bir kafes  gibi ve iki atın ortasına konulmuş bir tahtırevan ile götürüldüğünü söyler; Neşride aynı  rivayeti  tekrar  eder.  İşte,  bütün bu  kaynaklara   müracaat   etmiş olan Hammer,  osmanlı vekayinâmelerindeki  «kafes gibi tahtırevan» ifadesinin İbn Arabşâh’taki demir kafes rivayetinin tesirile yanlış tefsir edildiğini ve itimada layık olmıyan birtakım osmanlı müverrihlerindeki demir  kafes  rivayetinin bundan doğduğunu söyler ; ve büyük tarihçi Gibbon’un zıddına olarak, bunun sadece  bir efsane  olduğuna hükmeder.

A. Gibbons [The Fondation of The Ottoman Empire, Oxford, 1916] adlı eserinin bir haşiyesinde [P. 255 ; bu eserin türkçe tercümesinde : S. 229]  bu ka­fes rivayetinden bahsederek,  bunun  aleyhinde  bulunan  ve  Hammer’in çıkardı­ğı neticeyi  kabul eden bazı müellifleri  zıkretmekle  beraber, bu rivayetin  tarihi  bir hakikat olduğunu  kabûl eder; ve   «Osmanlı   hanedanının  şerefini  muhafaza etmek mecburiyetinde olan saray vak’anüvisleri haricinde,  Osmanlılar  arasındaki umumi an’anenin demir kafes  rivayetini  kabûl ettiğini, Muhyiddin’in eserile EvIiya ÇeIebi’yi  delil göstererek, kaydeder.
Son olarak N. Martinovitch, «Sultan Beyazıd’ın kafesi : Le cage du  Sultan Bâyazid» ismi  altında  küçük  bir  mekale  neşretti: burada Hammer’in bu husustaki fikrini hûlâsa ederek, M. A. E. Krymsky’nin 1916 da çıkardığı Türkiye ve Edebiyatı Tarihi (rusca) nde tamamile onu takib ettiğini söyledikten sonra, F. Babinger’in neşrettiği Uruc Bey Tarihi’ndeki  bir fıkraya  dayanarak, bu demir kafes rivayetinin tarihi bir hakikat olduğunu ve bu son delil karşısında artık hiçbir aksi mutalâada bulunulamıyacağını iddia ediyor [Journal asiatique, Tome CCXI, No. 1, Juillet- Septembre 1927, P. 185 – 187].
Bu mes’ele hakkında hatta. Gibbons’un verdiği mütemmim malûmatı görmeden, sadece Uruc Bey  Tarihi’indeki «demir  kafes» fıkrasına    dayanan   [Die Frühosmanischen Jahrbücher des Urudsch, Hanover 1925, S. 85 – 36, 104] Martinovitch’ in, bununla bu mes’eleyi tam ve kat’î surette kesip attığını iddia etmesi, tarih metodolojisi bakımından tamamile yanlıştır! Babinger’in istidlallerine göre  bu  eser,  Yıldırım’ın esaretinden  yarım  asır  sonra yazılmış  olsa  bile, ona bu kadar büyük  ve  kat’i  bir  ehemmiyet  isnad  etmek  asla  caiz  olamaz;  bundan başka, mevcudiyetlerini bildiğimiz birtakım anonim Tevârih-i Ali Osman’ların bu eserden iktibas  edilerek  vücude  getirildiği  hakkında  Babinger tarafından ileri sürülen iddia da, bunlar üzerinde çalışmış olanlar tarafından asla kabûl edilmiyecek kadar indi ve  yanlıştır. Nitekim Babinger, bu husustaki iddiasını hiçbir delil ile teyit edememektedir [Uruc Bey Tarihi’nin, naşir tarafından yazılan türkce medhal’ine bakınız: S. b]. Bütün bu izahlardan sonra, Uruc Bey Tarihi‘ndeki  rivayetin,  şimdiye  kadar    bilinen  – ve ehemmiyet  itibarile  ondan aşağı olmıyan – kaynaklardaki aynı mahiyette rivayetlere fazla bir şey ilave etmediği kendiliğinden  meydana  çıkıyor. Bu kaynakları bilen Hammer ve Gibbonsbu  demir kafes rivayetini, hiç  şüphe yok ki,  Martinovitch’den daha  metodik bir şekilde tetkik ettikleri halde, birbirine tamamile zıt neticelere vasıl olmuşlardır. Yalnız, Hammer bunu  kat’i  surette  bir  masal  mahiyetinde  telakki ettiği  halde, buna tarihi bir  mahiyet  isnad eden  Gibbons, tarihi  bakımdan her iki mütalâanın da aynı kuvvetle müdafaa olunabileceğini itiraf etmektedir ki, onun ilmi  ihtiyata uygun olan bu Relativisme’i  Hammer’in ve Uruc  Bey Tarihi’nin neşrinden sonra bile Martinovitch’in  Dogmatisme’inden daha  doğrudur. Demek oluyor ki bu mes’ele henüz halledilmiş olmaktan uzaktır… İşte   bundan dolayıdır ki bu küçük yazımızda, şimdiye kadar müracaat edilmiş kaynaklardan başkalarına da müracaat suretile, ve bilhassa, bütün bunların tenkit ve mukayesesi yolile, tarihi realite’ye  daha  yaklaşmak istiyoruz. Halbuki, şimdiye kadar bu mes’ele üzerinde uğraşanlar, kaynakların dahili tenkidi ve buna   dayanılarak kıymet derecelerinin objektif bir şekilde tesbiti lüzumunu hiç göz önünde tutmamışlardı.
Türkçe en eski manzum Osmanlı kroniği olan Ahmedi lskendername’si sonundaki osmanlı tarihi kısmında [muhtelif yazma nüshaları bulunan bu eser ve muharriri hakkında İslam Ansiklopedisi’ndeki Türk Edebiyatı makalemize bakınız], Şük’rullah’ın Behcet-üt-Tevarih’inde bu  mes’ele hakkında hiçbir şey  yoktur [bu eserin farisi metni almanca tercümesile beraber Th. Seif tarafından MOG. Band II, Heft  1-2,  S. 63-128  de  neşredilmiştir], Mohammed b. Hacı Halil Konevi’nin Tarihi’nde  [E. Blochet,    Catalogue  des manuscrits  persans de la Bibliotheq nationale, Tome I, P. 322] de birşey yoktur. Maamafih bunlarda ve bu gibi bazı eski ve çok muhtasar kroniklerde bu hususta hiçbir kayıt bulunmamasına rağmen, anonim Tevdrih-i Al-i Osman’larda [F. Giese, Die Altosmanischen anonymen Chroniken, I, Breslau, 1922, S. 43-44. sair yazma  anonim  nüshalarında da ekseriyetle bu rivayete tesadüf edilir], Uruc  Bey  Tarihi’nde,  lşıkpaşazade’de [İstanbul basması, S. 71; Giese basması. S. 79: fakat «demir kafes» olarak değil, «kafes gibi bir tahtırevan» mahiyetinde gösterilerek J; Muhyiddin Tarihi’nde [bu eser hakkında bakınız : F. Babinger, Die Geschichtsschreiber der Osmanen und ihre Werke, Leipzig 1927, S. 72-74 ], Lûtfî Paşa Tarihi’nde İstanbul basması,S.59], Neşri’de [Th. Nöldeke tarafından ZDMG, Band XV,   1861, S. 367 de neşredilen parçaya bakınız], Hadidi’nin manzum Osmanlı Tarihi’nde, [bu eser ve muharriri hakkında Babinger’in biraz evvel zikrettiğimiz eserine bakınız : S. 69), bu demir kafes rivayetine tesadüf edilir.  Bu rivayet, Aşıkpaşazade ile Neşri de «kafese benzer tahtırevanı ve biraz aşağıda göreceğimiz vechile, Şehnameci Lokman’da «tahta benzer demir kafes» şekline sokularak biraz hafifletilmek istenmişse de, diğer kaynaklarla mukayese edilince bunun bir «demir kafes» olduğu pek iyi anlaşılıyor. Bunlar arasında bilhassa Aşıkpaşazade, Ankara harbinde Sultan Beyazıd’ın solaklarından olup Akşehir’de ölümüne kadar yanında bulunan ve muahharan Mehmed I zamanında Amasya dizdarı ve Murad II zamanında Bursa naibi olan bir şahitten naklen, Timur’un kafes gibi bir tahtırevan yaptırıp iki at arasına koydurduğunu ve Beyazıtlı onun içinde naklettirdiğini kaydeder. Diğer kaynaklar, ya sadece demir kafesten bahsederler; yahut, Timur ile Beyazıd arasında geçen bir muhavereyi müteakip, Beyazıd’ın kendisini esir ettiği takdirde demir kafese koydurmak niyetinde olduğunu öğrendikten sonra, Timur’un hiddetlenerek at veya deve sırtında naklolunan bu kafesi yaptırdığını söylerler. Sa’deddin Hoca, bazı türkçe tarihlerdeki bu rivayeti kaydetmekle beraber, asılsız olduğunu, eğer aslı olsa Şerefeddin Yezdi’nin mutlaka bundan bahsedeceğini, bu rivayeti kaydedenlerin kafes ile tahtırevanı birbirinden ayıramıyacak kadar idraksiz olduklarını söyliyerek onların müelliflerini şiddetle tenkit eder. Tac-üt-Tevarih, O. I, S.186], Görülüyor ki Sa’deddin Hoca, Aşıkpaşazade’deki ifadenin bazı müellifler tarafından yanlış anlaşıldığını ve demir kafes rivayetinin bundan çıktığını anlatmak istemektedir. Hammer, Sa’deddin’in eserini daima en inanılacak bir memba farzettiğinden, onun bu mütalâasına tamamile iştirak ediyor; ve «pencereleri kafesli kadın odalarına, padişahların İstanbul sarayındaki dairelerine, kadınların seyahat esnasında bindikleri tahtırevana da kafes dendiğini» söylüyor; onun fikrine göre «pek itimada layık olmıyan bazı  Osmanlı  tarihçileri,  İbn Arabşah’ın biraz aşağıda bahsedeceğimiz ifadesinin tesirile, tahtırevanı demir kafese tahvil etmişlerdir.»
Kafes kelimesi hakkında Hammer’in verdiği izahat, filoloji bakımından, daha çok evvel Weil tarafından (Gescehichte der Chalifen, II, S. 92) şiddetle tenkit olunmuştu [Gibbons, P. 256; türkçe tercümesi: S. 229]. Biz, biraz aşağıda bu hususta daha kuvvetli tenkitlerde bulunacağımız için şimdilik bundan bahset­miyeceğiz. Yalnız şunu söyliyelim ki, Aşıkpaşazade’nin ifadesi, «esir hü­kümdarın nakline mahsus olan kafesin bir tahtırevan olmayıp, her halde, firara mani olabilecek muhkem ve mahfuz bir vasıta olduğunu» anlatmaktadır. Bundan başka, demir kafes rivayetini kaydeden kroniklerin sadece Aşıkpaşa zade’yi bir menba olarak kullandıkları da kolay kolay isbat edilemez. Her halde XVnci asır vekayü için Sa’deddin’den çok daha ehemmiyetli ve itimada layık olan kaynaklar, gerek sarahaten gerek Aşıkpaşazade’de olduğu gibi biraz kaçamaklı tarzda, demir kafes rivayetini teyit etmektedirler. Timur – Beyazıd mes’elesini yazarken, bir tarihciye yakışacak tarzda çok bitarafane hareket ettiğini söyleyen müverrih Ali’nin, bu demir kafes rivayetini tamamile meskût geçmesi de çok manalıdır: eğer o, kendi devrinde pek yayılmış olan bu rivayeti reddetmek imkanını bulsa idi, her halde bundan geri durmıyacaktı. Devletin Meta resmi müverrihi olan Sa’deddin, kendi telakkisine göre, sırf Osmanlı hanedanının şerefini ve nüfuzunu muhafaza kaygusile, bu rivayeti çürütmek için çabalamıştır. Maamafih, Gibbons’un dediği gibi, resmi vak’anüvislerin, şehnamecilerin bütün gayretlerine rağmen, bu rivayetin halk arasında XVII inci asırda da hâlâ yaşadığını Evliya Çelebi bize anlatıyor.
Osmanlı hanedanı vak’anüvislerinin bu mes’eledeki noktai nazarlarına bil­meyerek ittiba eden Hammer, tıpkı Sa’deddin gibi, Timur vak’anüvislerinde, daha doğrusu,   Timur   zamanı   vak’anüvislerinin   eserlerinden iltikaten yazan Zafername sahibi Şerefeddin Yezdi’de bu demir kafes rivayetinin  mevcut  olmadığını ileri  sürmektedir.   Hakikaten  ne onda,   ne de  Nızameddin Şami ve Hafız Ebrû gibi Timur muasırı müverrihlerde bu rivayetten hiç bahsedilmez [Timur’un emrile yazılan ve Şerefeddin’in  başlıca  menbaı  olan Nızameddin Şami Zafernamesi hakkında: Felix Tauer, Nizamuddin Şami, Histoire des conquetes de Tamerlan, Tom I, 1937 ; Hafız Ebrû hakkında: lslam Ansiklopedisi’ne ve şu  eserin  mukaddemesine  bakınız :  K.  Bayani, Hafız-ı  Abrû,  Chronique des roie mongols en Iran, Paris, 1936; ayrıca: C. A. Storey, Persian Literature, section II, fasciculus 2, 1936]. Timur’un resmi vekayinamelerinde bu «demir kafes» rivayetinin bulunmaması, bu devir hakkında onlara istinaden  yazılan daha sonraki iltikat eserlerinde de bu rivayetin bulunmamasını intaç etmiştir. Mamafih bu sükût, Timur vak’anüvislerinin, kendi metbûlarının mağlûb hükümdara karşı çok alicenabane hareket ettiğini göstermek istemelerine isnad olunabilir.
Hammer, Ducas  ve  Chalcondyl   gibi  bizans   kaynaklarile    Schiltberger’ in kafes rivayetinden bahsetmemelerini de iddiasına bir delil olarak kullanmak istiyor. Yalnız bunlarda değil, mesela. Chavijo’da ve Dominiken Rahibi’nde de bu hususta birşey yoktur. Fakat bütün bunlar, bu rivayeti inkar için bir sebeb teşkil edemez; Gibbons’un haklı olarak söylediği gibi, eğer bu usûl tatbik edilecek olursa, Schiltberger’in sükûtuna bakarak, Timur’un İzmir’i de zaptetmediğine  hükmetmek icap eder. Timur  devrini çok iyi bilen İbn  Arabşah’ın   demir kafes hikayesini   zikretmesi,   ve hatta bunu vaktile galib Bizans İmparatorunun İran Şehinşahı Şapûr’u esir ettiği zaman demir kafese koydurmuş olmasının bir mukabelesi olarak göstermesi, çok dikkate şayandır [‘Acâib-ül-Makdur, Mısır tab’ı, 1285, S.146]. Vaktile büyük tarihçi Gibbon’un demir kafes hikayesini müdafaa için başlıca bir delil olarak kullandığı bu kaynak, Timur aleyhdarı olan İbn Arabşah’ın bu mes’elede, Timur vak’anüvislerinin zıddına olarak, bu hakikati saklamadığını göstermektedir. Osmanlı sülalesi annalistlerine ittiba’ ederek bu rivayeti  bir masal  şeklinde   göstermek   istiyen Salaberry, Gibbon’un başlıca istinadgahlarından biri olan bu kuvvetli şehadeti çürütmek için, İbn Arabşah metninde bu rivayetin bulunmadığını ve türkçe mütercimi Nazmizade tarafından sonradan nave edildiğini iddia  etmişti ki [Histoire de l’Empire  ottoman,  Paris 1817,  Vol. IV, P. 200-201], doğru değildir. İbn Arabşah’ın bu rivayetini teyid eden diğer bir Mısır tarihcisinin şehadetini de zikredelim: eserini XVI nci asırda yazmış olan Ibn İyas da Yıldırım’ın demir kafese konulduğunu kaydeder [Die Chronik des ibn iyas, 5 Teil, Bibliotheca İslamica. 5e, 1932, S. 71]. Osmanlı hanedanına dost olmıyan bu müellif, bu rivayeti zikretmekle, Timur düşmanı olan XV nci asır mısır kromikcilerinin an’anesinden ayrılmıştır. Acaba İbn  İyas bunu İbn  Arabşah’dan  mı aldı? Yoksa, Osmanlılar arasındaki an’aneyi mi tesbit  etti? Bunu kestirmek kabil değildir. Bütün bu izahlardan kendi kendine çıkan neticeleri şu suretle tesbit edebiliriz :
I – Osmanlı hükümdarlarının gurûrunu okşamak isteyen muahhar türk annalistleri, kafes rivayetini ya büsbütün meskût geçmeğe yahut inkar etmeğe çalışmışlardır. İdris Bitlisi, den  İbn  Kemal’e  ve  Sa’deddin’e  kadar bunu açıkca görüyoruz. Eserlerini osmanlı padişahlarına takdim etmek üzere yazan ve saray mensuplarından olan Ahmedi, Şükrullah, Kon evi gibi müelliflerin de bu hususda bir şey yazmamalarının sebebi kendiliğinden anlaşılıyor. Buna bir istisna  olmak  üzere,  eserini  XVI ncı asır  sonlarında  yazan  Şehnameci Lokman’ın Mücmil-üt – Tevarıh’ini gösterebiliriz [Hususi] kütüphanemdeki  yazma, V. 37 b]. Burada: Timur’un demirden taht şeklinde bir kafes yapdırıp Yıldırım’ı içine koyduğu kaydedilir.  Lokman, Sa’deddin Hoca’ya takdim ettiği bu eseri, kendisinden evel bazı müelliflerin yazmış oldukları Osmanlı Nesebname’lerini  hulasa  ve   onlara  ilave suretile   vücude   getirdiğini söylüyor. Demek oluyor ki, Lokman’ın istifade ettiği eski kroniklerde bu demir kafes rivayeti mevcuttur. Maamafih, Lokman eğer Sa’deddin Hoca’nın buna kızacağını bilseydi, bu rivayeti kitabına nakletmezdi! Onun bu gafleti, bize, demir kafes rivayetinin eskiliği ve kuvveti hakkın bir delil daha kazandırmış oluyor. Timur’un resmi tarihcileri de, galip hükûmdarı yüksek bir alicenaplık hâlesi içinde tasvir etmek için, bundan hiç bahsetmemişlerdir.
II – Hükümdarlara yaranmak lüzumunu duymayan serbest tarihciler, Anadolu Türkleri arasında daha Ankara harbini takip eden ilk günlerden beri yayılmış olan demir kafes rivayetini tesbit etmişlerdir. En eski osmanlı kaynaklarında mevcud olan bu rivayetin XV inci asrın ilk yarısında Anadolu’da bulunmuş olan İbn Arabşah’ da, ve yine o asırda osmanlı sarayı ve türk muhitlerile temas eden Phranzes’ de bulunması da bunu teyit eder (bu iki müellifin de Murad II sarayında bulundukları malumdur). Gibbon’ un işaret ettiği veçhile, 1409 senesinden evvel yazılmış olan – ve o sırada Bizans’daki rivayetlere istinad eden – Mareşal Boucicau1t’ nun Hatırat’ında da, Beyazıd’ın Timur tarafından hapse konduğu   yazılmıştır   (Mem. de Bouoicault,  I, 37).   Bu fikrimizi büsbütün kuvvetlendirecek diğer bir delil daha zikredelim : XVI  ncı asrın ikinci yarısında Türkiye’de  bulunan ve saray muhitile, büyük  rical ile sıkı  temasları  olan Th. Spandouyn Cantacasin, Timur’un Yıldırım’ı esir ettiği zaman demir zincirle bağlattığını bu rivayet Ducas’ da da  vardır ve  kafes  içine  koydurduğunu açıkça yazmaktadır [Petit Traicte de l’origine des  Turcqz,  publie  et annote par Charles Schefer, Paris 1896, P. 282- 283]. Şu halde kat’i surette anlaşılıyor ki, demir kafes rivayeti, doğrudan doğruya o vak’aların şahidi olan Anadolu   muhitinden çıkmış ve yine o asırda  sür’atle Garb alemine   yayılmıştır.
III – Şark kaynakları hakkında Hammer ‘den çok az malûmata sahib olmasına rağmen, bu demir kafes mes’elesi hakkında en metodik  hareket    eden ve en sağlam istidlâllerde bulunan, Roma İmparatorluğu inhitatının büyük mü­verrihi meşhur Gibbon’ dur [Histoire de la dicadence et de la  chute  de l’Empire romain, trad. Pal’. M. F. G u iz ot, Paris 1819, Tome XII, P. 362 -369], O, elindeki mütenakız rivayetlerin mukayese ve tenkidi neticesinde, Timur’un esir hükûmdara iptida iyi muamele ettiğini, fakat onun yersiz kibri ve firar ihtimali karşısında Timur’un böyle bir tedbir aldığını, ve demir  kafesin galiba  bir tahkir aleti değil bir muhafaza vasıtası olduğunu, hiçbir dogmatisme’e düşmeden, ileri sürüyor. Halbuki, Salaberry, d’Herbelot [Bibl. orient., P. 882], ve şark kaynaklarını bütün bunlardan çok iyi bilen Hammer, resmi şark vak’anüvisliğinin sırf hükûmdarlara yaranmak için müdafaa ettiği teze, bunun mahiyetini anlamayarak, aldanmışlardır.
IV- Bu mes’ele hakkında – şimdiye kadar müracaat edilmemiş olanlar da dahil olmak üzere – hemen bütün membaların ve bilhassa şark membalarının tarihi kıymetleri bakımından tetkik ve mukayesesi suretile yapdığımız bu küçük araştırma, bu demir kafes rivayetinin halk muhayyelesinde doğmuş bir masal değil, tarihi bir vakıa olduğunu, çok kuvvetli bir ihtimalle meydana çıkarmış oluyor;  ve bu suretle Gibbon’un vaktile büyük bir tarihci intuition’ile vardığı neticeyi büyük bir nisbette kuvvetlendiriyor.
Sıkı bir  tarihi   tenkid   sonunda   varmış   olduğumuz   bu   neticeye   rağmen, N. Martinovitch’in kıymet derecesini çok yanlış takdir ettiği  bir tek kaynağa dayanarak düşmüş olduğu safdilce dogmatisme’e düşmemek için, bir mes’eleyi daha tebarüz ettirmek  istiyoruz:
Acaba Şark İslam dünyasında, esir edilen büyük şahsiyetleri demir kafese koymak usûlü mevcud mudur? İbn Arabşah, demir  kafesten  bahsederken,  Rum Kayseri olan Yıldırım Beyazıd’ın İran Şahinşahı Timur tarafından bu muameleye maruz bırakılmasını, vaktile Şapûr’un maruz kaldığı aynı  muamelenin  bir intikamı, bir mukabelesi gibi gösteriyor. Acaba bu âlim tarihçi, demir kafes rivayetini ortaya atmakla, bu eski edebi an’anenin te’siri altında böyle bir hikaye mi uydurmuştur ?  Gerçi biz, gerek onun gerek aynı riyayeti kaydeden Franzes’in Anadolu muhitinde ve osmanlı sarayında Murad II zamanında mevcud mahalli rivayetleri aksettirdiklerini iddia ettik; ve ilk osmanlı kroniklerinin de yine aynı an’aneleri kaydetmiş olduklarını yani Hammer’in iddia ettiği gibi «sadece İbn Arabşah’ın kitabındaki rivayeti nakletmiş» olmadıklarım kuvvetle ileri sürdük. Lakin, Şark İslam dünyasında bu demir kafes adetinin fi’len mevcud olduğunu isbat edemezsek, iddiamız bir dereceye kadar olsun  zayıf  kalmaz mı? Açıkça itiraf etmek lazımdır ki, bütün Ortazaman İslam tarihinde bunu teyid edebilecek bir misal bulamazsak, demir  kafesin  bir  masal  değil  tarihi  bi vakıa olduğu hakkındaki iddiamız hiçbir zaman kat’i bir mahiyet  kazanamıyacaktır. Bunun zıddına olarak, esir edilen büyük  şahsiyetlerin  hükümdar  veya büyük kumandanların, büyük ihtilalcilerin demir  kafese  konulması  adetinin Şark İslam dünyasında mevcudiyetini isbat  edebilirsek, iddiamız  kat’i  surette  isbat edilmiş olacaktır. Şimdi, Beyazıd’ın demir kafesi mes’elesile uğraşanlardan hiçbirinin nedense hiç düşünmedikleri bu ciheti tebarüz ettirmek için, bazı  misaller getirelim:
I. § Hicri dördüncü asırda Saman Oğulları’nın Sistan’da valileri olan  Emir Tâhir Bü Ali, meşhur sergerde Mâkân tarafından esir edildiği zaman onu ve adamlarım demir kafese koymuşlardı [Melik-üş-Şu’ara  Bahar  tarafından  bastırılan  Tarih-i  Sistan, Tahran,  1314,  S. 330 ].
II. § Büyük Selçuk imparatoru Sencer, (548 Hicri – 1158 Miladi) de Huttalan, Çağanyan, ve Belh – Kunduz civarındaki kırkbin çadırlık Oğuz kabilelerini te’dib için üzerlerine yürüyerek mağlûb olduğu ve esir düştüğü zaman, Oğuz beyleri ona büyük bir hürmet göstermekle beraber ellerinden kaçırmamak için bütün ihtiyat tedbirlerini almaktan geri durmamışlardı. ‘İmad-eddin Isfahani’ den ihtisaren Bondari’nin yazdığı Selçuk Tarihi’nde [ Th. Houtsma, Receuil de textes relatifs a l’histoire des Seldjoucides, Vol. II, P. 284] ve muahhar bir iltikat mahsulü olmakla beraber muhtelif  eski  kaynaklardan  istifade etmiş olan. Habib-üs-Siyer’de [Bombay basması, 1857, C. II. Cüz. IV, S. 100] verilen malumata göre, onu geceleri demir kafeste  muhafaza  ediyorlar,  gündüzleri  hükümdarlık  tahtına  oturtuyorlardı.
III. § Hind hükümdarlarından Sultan Mohammed ‘Adil bin Tuğlukşah (725 – 752 Hicri), kendi aleyhinde bulunan Şeyhzade-i Cami’yi yakalatarak demir kafese koydurmuş, ve yollarda bu kafes, içindeki zavallı ile beraber, bir fil sırtına yük­letilerek naklolunmuştu [Badaoni, Muntakhab al – Tawarıkh, Vol. I, P. 240, Calcutta 1868].
IV. § (719 Hicri) de İlhani hükümdarı Ebû Said Bahadır’ın Yezd havalisi valiliğine tayin ettiği Emir Mohammed Muzaffer, oraların asayişini ihlalden geri durmıyan Nekûderi aşiretile harb  ederek   reislerinden   bazılarını   katletmiş  ve esir ettiği reislerden Körbe’yi bir kafese koydurarak ordugaha o şekilde  naklettirmişti [Ravzat-üs-Safa, Bombay tabi’i, 1261, C. IV, S.  190].
V. § (909 Hicri) de Safevi kuvvetleri Usta kalesini zabtederek Hüseyin Kiya’yı esir ettikleri zaman onu bir demir kafese koyarak o suretle nakletmişlerdi Esir, muhafızlarının gafletinden istifade ederek intihar maksadile kendisini yaralamış, ve birdenbire ölmemişse de, yolda yaralarının tesirile vefat etmişti [Hasan -ı­ Rûmlû, Ahsanu’t-Tawarıkh, Vol. I, (persian text), edited by C. N. Seddon, Baroda 1981, P. 80; Vol. il (english translation) 1934, P. 84].
VI. § (910 Hicri) de Safevi ordusu, Yezd şehrini zabtetmiş olan Mohammed Karra’ yı mağlup ve esir ettiği zaman, hükümdarın emrile onu da demir kafese koymuşlar ve arıların tazibine  uğraması için  çıplak vücudüne bal  sürmüşlerdi  [Aynı eser, C. I, S. 84; C. 11, S  85 ].
VII. § (942 Hicri) de Safevi devletine hiyanet eden Reşt hakimi Muzaffer Sultan yakalanarak Tebriz’e getirildiği  zaman,  sokaklarda  teşhir  ve  terzil  edilmiş ve sonra  demir  kafese konularak  yakılmıştı [Ayni  eser, C. 1, S. 274; C. il,  S. 125].
Doğrudan doğruya  veya  dolayısile  muasır  kaynaklara  dayanılarak  zikredilen – ve icab ederse daha da çoğaltılabilecek olan bu tarihi vak’alar, hicri dördüncü asırdan onuncu asra kadar İslam  dünyasının  muhtelif  sahalarında  bu demir kafes adetinin  mevcudiyetini  inkar  edilmez  bir  şekilde  göstermektedir. Saint Louis’nin vak’anüvisi olup (1817 Millldi) de ölen ve eseri Haçlılar tarihinin mühim kaynaklarından sayılan Joinvi11e, hıristiyan tüccarlarından naklen, son Abbasi  Halifesi’nin  Hülagû  tarafından    demir   kafese   konulduğunu  söyler; tarihi bakımdan bu rivayetin aslı olmamakla beraber, o devir  İslam dünyasında demir kafes usûlünün mevcudiyetini teyid etmek itibarile mühimdir [J. de Gaulle. Vie de Saint  Louis, Tome  IV, Paris 1858,  P. 427].
İran ve türk tasavvuf edebiyatlarında eskiden beri «cismani varlığın, rûh için demir bir kafes olduğu, asıl  lahuti menbaına ulaşmak  isteyen rûhu  hapsettiği mazmunu daima tekerrür idüb durur [meselâ.: Nasır Khusrev Külliyatı,Kitabhane-i Tahran, 1804 – 1807, s. 850:·].  Bu da., Ortazaman İslam aleminde demir kafes Metinin mevcudiyetini gösteren mühim bir delildir; eğer böyle bir âdet mevcut olmasaydı, semantik tekamül bakımından  böyle  bir edebi  mecazın  teşekkülü imkansız olurdu.
Hammer ‘in, kendi tezini müdafaa maksadile,«kafes» kelimesine «tahtırevan» manası vermek istemesi, ve yine osmanlı padişahlarının divan müzakerelerinde doğrudan doğruya bulunmıyarak hususi ve  yüksek  bir yerden  ve kafes  arkasın­ dan dinledikleri cihetle bu yere de«kafes»denildiğini söylemesi, bu mes’elede  asla bir delil gibi  kullanılamaz. Yukarıda zikrettiğimiz tarihi metinlerde, daima, kafes ve demir kafes kelimesi geçmekte ve bunun manası da gayet açık olarak anlaşıl­ maktadır. Hele, tahtırevana kafes de denildiği hakkındaki iddia, vaktile bu eseri türkçeye çeviren  Ata Bey’in de  tasrih  ettiği  gibi, temamile  asılsızdır.  Hammer bu hususta da Sa’deddin’i körü körüne tekrardan başka birşey yapmamıştır.  İşte bütün bu ızahattan sonra, demir kafes rivayetinin, Anadolu halkının muhayyilesinde  doğmuş   veya  herhangi   bir   müellif  tarafından  edebi  an’anelerin  tesirile uydurulmuş bir efsane değil, daha evvelki ve  daha  sonraki  zamanlarda  da emsaline  sık    sık    tesadüf    edilen  bir   Tarihi    vakıa   olduğu   kat’i  surette meydana  konmuş oluyor.
II
İNTİHAR   MES’ELESİ
Yıldırım Beyazıd’ın  ölümü hakkında,  umumiyetle  bilindiği veçhile, başlıca iki esaslı rivayet vardır: XVI ncı asır vekayinamelerinden başlıyarak muahhar osmanlı vekayinamelerinde ve Hammer’den Gibbons’a  kadar  Osmanlı tarihine dair tetkikatta bulunan garp müverrihlerinde, onun bir hastalık neticesinde yani ecelile öldüğü kabuI edilir; en mühim arab ve fars kaynaklarile ekser hıristiyan müelliflerinde de, onun ecelile ölmediğini gösteren kayıtlara tesadüf olunmaz. İkinci rivayete gelince, bu, esir hükümdarın esaret zilletine katlanamıyarak, Timur’un kendisini Semerkand’e götüreceğini anladıktan sonra intihar ettiği tarzındadır.  Hammer, manzum bir osmanlı tarihi yazan şair Hadidi’nin, Yıldırım’ın «Yüzüğünde  gizli  zehirle intihar ettiği»  yolundaki  iddiasını  zikretmekle  beraber, Hoca Sa’deddin’in de şiddetle  tenkid  ettiği  bu  rivayeti itimada  layık   görmez ; ve  bunun  yalnız Hadidi  tarafından  ileri sürülmüş  bir iddia  olduğunu  kaydeder [Histoire de l’Empire ottoman, Tome II, P. 460; türkçe tercümesi,  C. II, S. 824],  Hiç itibara alınmağa layık olmıyan üçüncü bir rivayet « esir hükümdarın Timur tarafından öldürüldüğü» tarzındadır ki, XV ve XVI ıncı asırlardaki bazı nadir mü­elliflerde bulunan bu rivayeti bahse mevzu etmek bile fazladır. Biz bu küçük no­tumuzda, şimdiye  kadar  esaslı  bir surette  tetkik  edilmiyen bu  intihar  mes’elesini, demir kafes rivayetinin tetkikinde takib ettiğimiz  usûl ile  tetkik  edeceğiz.  Yani, bu husustaki tarihi kayıtları ve bunu reddedici iddiaları menbaların kıymet dereceleri bakımından tenkid ve mukayese ettikten sonra, Ortazaman islam dünyasında bu gibi  intiharlara  tesadüf edilip edilmediğini  ve  yüzük  taşında zehir  taşımak  Metinin   mevcud  olup  olmadığını  araştıracağız.
Şimdiye kadar bu mes’ele hakkında  Necip  Asım’ın küçük bir makalesinden [Edebiyat Fakültesi Mecmuası, C. II, Sayı ı, 1922, S. 78-79] başka hiçbir şey yazılmamıştır [bu mekalenin F. Kraelitz tarafından yapılan bir tercümesi yine aynı yılda MOG, Band I, S, S. 289 da çıkmıştır]. Hadidi ve Aşık paşazade ile üç yazma Tevarih-i Al-i Osman nüshasında intihar hakkında mevcut kayıtları zikreden Necip Asım, muahhar osmanlı tarihlerinin intihar hadisesini kabûI etmemelerine mukabil, eski kroniklerin bu rivayeti terviç ettiklerini söylüyor. Onun zikrettiği rivayetlerden en mühimmi yani en tafsilatlısı, hususi kütüphanemdeki bir Tevarih-i Al-i  Osman’dadır:  Buna  göre,  Yıldırım,  yanında  sakladığı bir  yüzük  kaşına zehir koymuş, ve esaret acısına dayanamıyarak nihayet o zehiri yalamak suretile intihar etmiştir. Biz bu husustaki tetkikatımızın neticelerini şu suretle hulasa edebiliriz :
I – Timur devri vak’anüvisleri ve onlara istinad eden daha muahhar İran müellifleri, Yıldırım’ın ecelile öldüğünü yazıp intihardan hiç bahsetmezler. Yu­ karıda anlattığımız gibi, Asyalı Cihangir’in mağlûb Padişaha karşı çok âlicena­ bane hareket ettiğini her suretle tebarüz ettirmek istiyen bu resmi müelliflerin intihardan bahsetmemeleri gayet tabiidir ; çünkü Yıldırım’ın intiharı, Timur’un kendisine karşı yaptığı muamelenin – Timur vak’anüvisleriniıı göstermek iste­ dikleri gibi âlicenabane olmadığını meydana koyabilirdi. Timur’un Mısır’a elçi olarak gönderdiği Mes’ûd, Yıldırım’ın eceli ile öldüğünü söyliyerek buna terceman olmuştur [İbn Kadi  Sehbe’nin  Zehebi ve İbn  Kethir’e  yazdığı  Zeyl’de]. Ekser Mısır ve Suriye müelliflerinin bu intihardan bahsetmemeleri ve Yıldırım’ı ecelile  ölmüş [Makrizi, .Al- Sulûk; Abû-l- Mahasin, Al – Nücum al  -Zahira,  w. Popper    tab’ı, VoL VI. Part I. No. 1,  P.  84; aynı müellifin Manhal  al – Safi’sinde], nadiren  «Timur  tarafından öldürülmüş»  [İbn  Hacer, Anba’ul Gumr’de, ve yine rivayet şeklinde ‘Ayni, ‘lkd-al Cuman’da zehirletilmiş] tarzında göstermeleri de, Timur’a karşı ne kadar aleyhdar iseler, hıristiyan  alemi üzerine  büyük  zaferler kazanmış  bu İslam hükümdarına   karşı  da o kadar çok tarafdar olmalarından dolayıdır. Bu  çok mutaassıp alimler, Yıldırım gibi bir İslam mücahidini intihar etmiş göstermekle onu şiddetle  tezlil etmiş olacaklarım sanıyorlardı; ve işte bu  psikolojik  zaruret, Yıldırım’ın hastalıktan ölmediğine inanmış olanları bile, bu ölümü Timur’un suikasdine atfetmeye sevketmiştir; onlar, bu suretle, hem İslam efkarı umumiyesine karşı mağlûp hükümdarın dindar  müslüman  cephesini müdafaa etmiş, hem de,   muhtelif amiller  sebebile  nefret  ettikleri  Timur’u  götülemiş  oluyorlardı.
II – En eski osmanlı kronikleri, ve bilhassa bunlar arasında halk an’anelerini daha sadakatle – ve hanedan menfaatlarını korumak endişesinden azade  olarak tesbit etmiş olanlar, Beyazıd’ın intihar ettiğini açıkca kaydederler; F. Giese’ nin neşrettiği Tevarih-i Al-i Osman [S. 46], bu isim altındaki diğer birtakım anonim vekayinameler, Uruc Bey Tarihi [S. 37], Hadidi, vekayinamesi, Aşıkpşazade Tarihi [İstanbul basması, S. 80; Giese basması, S 72], Lutfu  Paşa Tarihi  [S. 59] gibi. Yalnız, bunların  bir kısmı  onun  intiharını  kısaca  iki kelime ile  kaydettikleri halde, Uruc, Hadidi, ve  bizdeki  Anonim  ile  Berlin’deki  diğer  bir  Anonim  [J.  H. Mordtmann, Rühi Edrenevi, MOG, Band II, 1 – 2, S. 134, 1925] yüzük kaşındaki zehirle intiharını tesbit ederler. Anlaşılıyor ki XV-XVI ncı asırlarda Türkiye’de esir hükümdarın intihar ettiği an’anesi, demir kafes hikayesi gibi, bilhassa halk arasında ve orduda yayılmıştı. Muhtelif sebeblerden dolayı mesela. Mısır  ve Suriye halkıle mukayese edilemiyecek kadar geniş düşünceli ve taassubdan azade olan Türklerle imparatorluğun hıristiyan ahalisi arasında, bu  intihar hadisesi, asla çirkin ve fena bir şey gibi telukki edilmiyordu. ‘Ayni’deki rivayet bunu teyid ettiği gibi, demir kafes rivayetini zikreden İbn İyas da yüzükdeki zehirle intiharı tekrar  eder.  O asırda Türklerle  sıkı münasebetlerde bulunan  ve bu husustaki türk an’anelerini bilen hıristiyan müelliflerin eserlerinde  de Yıldırım’ın intihar ettiği rivayetine tesadüf olunur (hatta, bu intiharın, başını kafesin demirlerine çarpa çarpa vuku bulduğu da rivayet edilir: Gibbons’un türkçe tercümesi, S. 231). Şekli ne olursa olsun, gerek bu rivayetler gerek bazı arab menbalarının onu Timur tarafından öldürtülmüş (zehirletilmiş) göstermeleri, intihar vakıasını teyid edecek delillerdir. Anadolu membalarının rivayetleri ise, intiharın zehirle vukua geldiğini  anlatmaktadır.
III – İntiharın ortodoks İslam muhitlerinde, ne kadar  menfur bir cinayet,  bir küfür telakki edildiği malûmdur. Gördükleri tahsil itibarile bu telakkiye saplanmaları tabii olan kronikcilerden bir kısmı, mağlub Osmanlı Hükümdarı’nın irtikap ettiği bu büyük günahı mesküt geçmekle iktifa etmişlerdir. Fakat  yarı  resmi mahiyette vekayinameler yazmakla mükellef olan bir kısım tarihciler, mesela. Sa’deddin, «islam dininin kahramanı» olarak göstermek istedikleri Osmanlı Hanedanından birini, bilhassa Kosova ve Niğebolu kahramanını İslam dinine mugayir bir harekette bulunmuş  olarak  tasvir  edemezlerdi.  Yavuz’un Mısır – Suriye fütuhatından sonra, Osmanlı sarayında büsbütün kuvvetlenen dini taassub ve ulema. zümresinin tahakkümü, bu sülale erkanından herhangi biri hakkında – sülalenin dini prestijini ihlal edebilecek isnadların reddini de, hükümdara  ve  saraya   yaranmak   için,   bir   mecburiyet   haline  koymuştu.  İşte Sa’deddin ‘ in intihar rivayetini o kadar asabiyetle redde kalkışması bundan dolayıdır. Ali gibi, zamanının bozukluklarını, saray israflarını şiddetle tenkıdden çekinmiyecek kadar müstakil ve tenkidci bir müverrih bile, zamanının umumi telakkilerinden kurtulamiyarak, bu intihar rivayetini çürütmeğe çalışmaktan geri durmamıştır. Lutfi Paşa gibi, ilk devirler  hakkında  eski  kaynakları  hemen aynen kopye ile iktifa edenleri bir tarafa bırakacak  olursak, XVI ncı  asrın alim  ve edip tarihcileri, hükümdar sülalesinin şerefine mugayir gördükleri bu rivayeti tamamile mesküt geçmişler, ve XVII nci asırdan itibaren yazılan iltikati mahiyette tarih eserleri ise, adeta resmi mahiyet almış olan bu noktainazara sadık kalmışlardır. Maamafih Ali’nin[Künh-ül-Ahbar,C. V, S.102]ve bilhassa Sa’deddin’in çok telaşlı müdafaaları[Tac-üt-Tevarih, C.I, s. 217], intihar riyayetinin XVIncı asır Türkiye’sinde ne kadar kuvvetle yayılmış olduğunu gösteren çok mühim psikolojik vesikalar­dır. Hammer gibi muahhar avrupa tarihçileri, demir kafes mes’elesinde olduğu gibi hatta ondan fazla bu mes’elede de resmi osmanlı vak’anüvisliğinin an’anesinden ayrılamamışlardır.
Bütün bu kuvvetli delillerden sonra, Ortazaman İslam dünyasında dinin şiddetle menetmesine rağmen intiharın mevcut olduğunu, ve bilhassa, yüzükte  zehir  saklıyarak lüzumunda onu kullanmak  adetinin    yayılmış  bulunduğunu   birkaç  vesika  ile  tebarüz  ettirelim:
I. § Selçuk imparatoru Melikşah, tahta cülûsunu müteakip amcası Kavurd ile harb ederek onu esir ettiği zaman, bu galibiyetten mağrur olan askerler, ayaklarının artırılmasını taleb ettiler ve arzuları yapılmadığı takdirde Kavurd’u tahta çıkaracaklarını anlattılar. Bundan telaş eden vezir Nizamülmülk, bu arzularını hemen o gece Melikşah’a arzedeceğini ve is’afına çalışacağını söyledi; Kavurd’u  o gece şerbet vererek öldürttü;  ve ertesi gün, zavallı Prensin  hapis sıkıntısından kurtulmak için  yüzüğündeki zehirle  intihar ettiğini ilan etti [ Ravendi, The Rahat-us – Sudûr, G M s, New Series,  VoL Il, P. 127]. Tarih-i Günde,  [G M S silsilesi, Vol XIV, S. 443], al-Uraza [Karl Süssheim, das Geschenkaus der Saldschukengeschichte, Leiden 1905, S.60] ve daha bu gibi birtakım muahhar eserlerde de bu rivayetin tekrar edildiğini görürüz. Halbuki lbn-ül-Ethir tarihinde, Bondari’de Sadreddin’in Zübdetüttevarih’inde, onun zehirlenerek değil boğularak öldürüldüğü yazılıdır. Bu  rivayetlerden hangisinin daha doğru  olduğunu burada tetkik edecek değiliz. Yalnız, Râvendi’nin (599 Hicri) de yazdığı  eserindeki  bu kayıt, o zamanlar «yüzük taşındaki zehirle intihar» Metinin mevcut olduğunu gösteriyor. Eğer  böyle  olmasa,  bu  şekilde  bir  rivayetin  selçuk  an’anelerini  çok iyi  bilen  bu müellifin  eserinde  yer  bulması imkansız olurdu.
II. § Maamafih bundan daha evvel de yine bir intihar hadisesi zikredebiliriz: Gaznevi imparatoru Mahmud, Gûr Emiri Melik Mohammed Sûri’yi esir ettiği zaman, bu zillete katlanamıyan Emir yüzük taşının altında sakladığı zehirle intihar etmişti [Cüzcani, Tabakat-ı Nasıri, Calcutta, 1864, P. 40 ]. Eserini XIII üncü asırda yazan bu islam müelifi, bu intihar rivayetini kaydederken, ‘Ali ve Hoca Sa’deddin gibi dini bir taassuba kapılmıyarak, tıpkı Yıldırım’ın intiharı rivayetini kaydeden osmanlı kronikçileri gibi, bunu, esir hükümdarın hamiyet’ine isnad ediyor.
III. § Yine birkaç sahife evvel (909 Hicri) de Safeviler’in eline düşen  ve  demir kafese konulan Hüseyin  Kiyâ’nın intihar  maksadile  kendisini vahim surette   yaraladığını   ve   öldüğünü   zikretmiştik.    Demek  oluyor ki  intihar   hadiseleri dinin şiddetle menetmesine ve binaenaleyh nadir  olmasına rağmen müslüman Şark alemi için meçhul bir şey değildir.
Biraz sonra Yıldırım’ı intihara sevkeden psikolojik amilleri kısaca izaha çalışacağız. Fakat ondan evvel, yüzük taşında zehir gizlemek ve icabında onunla intihar etmek Metinin daha asırlarca evvel mevcudiyeti hakkında şu zikrettiğimiz tarihi delilleri daha birkaç vesika ile teyid edelim; ve bunun, daha İslamiyetten evvelki zamanlara kadar çıkan eski bir şark an’anesi olduğnnu gösterelim: Halife Süleyman bin Abdülmelik, meşhur Barmak hanedanından Ca’fer’in medhini ve müslüman olduğunu işiterek kendine vezir yapmak üzere Şam’a getirtmişti. Onu huzuruna ilk kabili ettiği zaman, Ca’fer’in yanında zehir bulunduğunu hissetti ve fena halde canı sıkıldı. Ertesi gün adamlarından birini işi tahkik için Ca’fer’in yanına yolladı. Ca’fer, hiç telaşa ve inkara sapmıyarak mes’eleyi itiraf etti: yanında babasından ve dedelerinden kalma zehir saklı bir yüzük bulunduğunu, tahammül edilemiyecek bir vaziyet karşısında kaldığı zaman sıkıntı ve zilletten kurtulmak yani intihar etmek için  onu  yanından  ayırmadığını söyledi. Bunu haber alan  Halife  çok  memnun  oldu,  onu  tekrar  huzuruna  çağırtarak büyük iltifatlarda bulundu ve vezarete tayin etti [Siyasetname, Tahran tab’ı, S.180]. Sair tarihi kaynaklarda bu  hikayenin farklı  şekillerine  tesadüf   edilirse  de  [Mirza Abdül’azim Han Gürgani,  Tarih-i Beramike, Tahran, 1313], maksadımız burada onların tenkidine girişmek veya historicite’leri hakkında tetkikatta bulunmak değildir. Yalnız,  bu  rivayet  bize  kat’i  surette gösteriyor ki, yüzükte zehir taşımak ve icabında  onunla  intihar  etmek, Şark’ta,  daha  İslamiyetetten  evvel mevcut bir âdettir. Nakledeceğimiz ikinci bir  tarihi vakıa,  bu  iki  noktayı  da teyid edecektir : (141 Hicri) yılında Taberistan’in Abbasilere tabi olan yerli hükümdarı, oradaki bütün müslümanları kestirdi ve Halife’ye isyan etti.  İslam ordularını bir yıldan fazla uğraştırdıktan sonra, kendisi için artık hiç bir ümid kalmadığını görünce, yüzüğündeki zehirle intihar etti [M. Minovi, Maziyar, Tahran 1933, S. 5]. Mevzuun dışına çıkmamak için fazla izahata girişmemekle beraber şunu söyliyebiliriz ki, zikrettiğimiz vakıalar, daha İslamiyetten  evvel Şark’ta mevcut olan bu zehirli yüzük ve intihar adetlerinin,  islamiyetin menetmesine rağmen, müslümanlar arasında da asırlarca  devam  ettiğini  inkar kabul etmez   bir  surette   meydana çıkarmaktadır.
Esir Osmanlı Hükümdarı’nın intiharı hakkında daha kat’i bir neticeye varmak için, buna amil olan psikolojik sebebleri de aramak lazımdır:  Bazı müelliflere göre, Timur – İslamiyetten evvelki ve sonraki Türk devletleri’nde, sonra, Cengiz Çocukları’nda ve onlarm an’anelerini takib eden sülaIelerde mûtad olduğu veçhile verdiği ziyafetlerde, Beyazıd’ın zevcesi Prenses Despina’yı çıplak olarak şarap sunmağa icbar etmiş ve  Beyazıd bu hakarete dayanamıyarak intihar  etmiştir. Timur  vak’anüvislerinde  bulunmayan  bu  rivayetin  tetkikine  girişmek, ve müverrih Ali ‘nin bu husustaki bazı mülahazalarını tenkidden geçirmek uzun sürer. İbn Arabşah  tarafından  zikredildiği  halde   Hammer ‘in   kabul etmediği bu rivayeti Gibbon ve sonra Gibbons bilhassa XV – XVI ncı  asır hıristiyan müellifierine dayanarak inanılmağa layık görürler. Eski osmanlı kroniklerine gelince, bunlar, Timur tarafından Semerkand’e götürüleceğini  anlayınca Beyazıd’ın büsbütün ümitsizliğe düşerek intihar ettiğini söylerler. Psikolojik bakımdan, bu intiharı yalnız  bir  tek  sebebe isnad  etmek  yanlışdır. Bütün hayatında zaferden zafere koşmuş olan azametli Padişah, esaret zilletine alışamamakla beraber, bazı tarihi kayıdlara nazaran, Timur’un kendisini  tekrar tahtına iade edeceğini ummuştu. Lakin bu  ümidi tahakkuk etmiyerek  Semerkand’e götürüleceğini anlayınca, zorla tutabildiği ruhi  müvazenesi bozuldu  ve intihar etti. Gerçi, yine bazı tarihi kayıdlara göre, Timur, Semerkand’den sonra kendisini tekrar Anadolu’ya göndereceğini devametmişti; fakat Timur’un sözlerine inanılamıyacağını artık iyice öğrenmiş olan Beyazıd, bu «Semerkand’e  gidiş» in ifade ettiği manayı anlamıştı : Anadolu’nun siyasi vahdetini parçalamış ve küçük Osmanlı devletini şehzadelerin  taht kavgalarile  anarşiye  düşürmüş  olan Cihangir,  Beyaz’ıd gibi bir şahsiyeti tekrar Osmanlı tahtına iade etmek gibi bir gaflette bulunamazdı. Fakat, Semerkand’e gidişin başka bir manası vardı: Timur, payitahtına girerken, muhteşem zafer alayım tetvic edecek en parlak galibiyet yadigarını, Rûm ikliminin muazzam Kayserini teşhirden geri durmıyacaktı! Kuvvetle tahmin olunabilir ki, daha mağlûbiyetinin ilk  gününden beri türlü  türlü  hadiselerle zaten cümleiasabiyesi bozulmuş  olan  Yıldırım  için,  bu  tasavvur,  bardağı taşıran  son   damla  vazifesini  görmüş,  onu  intihara sevketmiştir.
Osmanlı Padişahı, Timur’un zafer alayında teşhir edilmekten niçin bu kadar korkuyordu ve bunda haklı mıydı? O zamanki ruhi vaziyetine göre, hiç şüphe  yok ki haklıydı. Ortazaman Şark tarihile uğraşanlar, bu gibi merasimde mesela esir bir hükümdarın yahut bir kumandan veya ihtilalcinin nasıl teşhir edildiğini bilirler. Bu teşhirden sonra esirin – bilhassa siyasi ve dini ihtilaller yapanların ­ türlü işkencelere maruz bırakıldığı, yahut, herhangi bir sebep icad edilerek – mesela bir kısas davası gibi veya buna lüzum görülmiyerek herhangi surette öldürüldüğü de çok olurdu. Burada bunların tavsifine girişmek çok uzun sürer. Müverrih Mes’ûdi’nin (223 Hicri) de Hurremdini ihtilalinin reisi Babek’in esir edilip Bağdad’a getirilişi hakkında verdiği tafsilat ile, (942 Hicri) de Muzaffer Sultan’m Tebriz’e getirilişi husunda Ahsen-üt-Tevarih’de mevcut malûmat, bunu azçok anlatır: Babek’i kırmızı ve yeşil kumaşlarla, renk renk ipeklilerle süslenmiş büyük bir file, kardeşini de yine o suretle süslenmiş bir deveye bindirmişler, kendilerine kıymetli taşlarla süslü sırmalı kırmızı libaslar ve büyük, kıymetli külahlar giydirmişler,  iki sıra dizilmiş suvari ve piyade  safları  arasından   geçirmişlerdi. [ Maçoudi, les Prairies d’or, texte et traduction par Barbierde Meynard, Tome VIl, P.127-129 ]. Bu alayların geçeceği sokaklardaki bütün dükkanlar donatılır, ahali seyre çıkar, şehrin bütün ayak takımı esire ait alaylı türküler okuyarak, çalgılar çalarak, el ve ayak vurarak, türlü maskaralıklar yaparak esirin arkasından gelirlerdi. Bazan, teşhir ve terzil edilmek istenen zavallıyı ters eşeğe bindirirler, sakalını keserler, sırtına çeşit çeşit şeyler giydirirler, başına çıngıraklı külahlar, toynuzlar takarlar, suratına  tükürürler, taşa  tutarlardı.
Acaba, Büyük Cihangir, esirine karşı böyle  bir  muamelede  bulunacak  mıydı?
Onun Beyazıd’a karşı böyle bir muamelede bulunacağını tahmin etmeğe hiç sebep yoktur. Gerçi esirine karşı kendi resmi vak’anüvislerinin yazdıkları derecede alicenablık gösterdiğine, onu tekrar tahtatına iade edeceğine  inanmak  büyük bir safdillik olur; fakat onu Semerkand’de büyük hakaretlere maruz bırakacağına, teşhir ve terzilden sonra herhangi bir sebeble öldürmek niyetinde olduğuna hükmetmek için de hiçbir sebeb yoktur. Maamafih, sinirleri bozulmuş ve tahtına iade edilmekten ümidini kesmiş olan Yıldırım, Semerkand’e götürülmek istenmesini en fena şekillerde te’vil edebilirdi; ve intihar hadisesi gösteriyor ki böyle olmuştur da. Bütün bu izahlardan sonra, Yıldırım Beyazıd’ın intihar etmeyip ecelile öldüğüne inanmak, bir tarihci için, çok müşkildir sanırız.

KaynakBelleten, Cilt: I – Sayı: 2 – Nisan 1937, M. Fuad KÖPRÜLÜ

24 Kasım 2015 Salı

Osmanlı İmparatorluğu yükselme dönemi

Osmanlı İmparatorluğu Yükselme Dönemi ya da Olgunluk Dönemi (29 Mayıs 1453 - 11/12 Eylül 1683) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminden sonra geldiği kabul edilen dönem. İstanbul'un Fethi ile başladığı kabul edilen bu olgunluk döneminin genellikle II. Viyana Kuşatması'na kadar devam ettiği kabul edilir. Katip Çelebi, imparatorluğun bu döneminin 1593'te Celalilerin ortaya çıkmasına kadar sürdüğünü belirtirken, Naima 1683'teki Viyana bozgununu bu dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak ilan eder. Naima'nın İbn-i Haldun'un tarih anlayışına göre yapmış olduğu bölümlendirme sonraki dönem Osmanlı tarihçileri tarafından da benimsenmiştir.
İmparatorluk bu dönemde tüm kuzey Afrikaya yayılmış, Doğu Avrupa'nın önemli kısmını kontrol altına alarak, Viyana kapılarına dayanmıştır. Doğuda ise yeniden ortaya çıkan Safevi Devleti ile savaşmıştır. Bu dönemi imparatorluğun duraklama dönemi izler.

Yayılma ve doruk noktası (1453–1566)

II. Mehmed (1451-1481)
İstanbul'un 1453'teki fethinden sonra tüm Yunanistan birkaç yıl içinde kontrol altına alındı. Rodos, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adalar bunun dışındaydı. Rodos'ta Hospitalier şövalyeleri 16. yüzyılına başına değin tutunabildiler. Kıbrıs 16. yüzyıla kadar, Girit ise 17. yüzyıla kadar Venediklilerin kontrolünde kaldı. Trabzon da 1461 yılında düşünce bağımsız hiçbir Rum devleti kalmamış oldu. Kısa süre içinde Tuna'nın güneyindeki Slav devletler de ortadan kaldırıldı. Son direniş İskender Bey adı verilen Georges Castriota'nın birkaç yıl sürdürmeyi başarabildiği Arnavutluk'taki direniş oldu. Böylece imparatorluğun Avrupa yakasında hiçbir çatlak kalmadı.

Osmanlılar, Adriyatik kıyılarında, Venedik dalmaçyası sınırlarında görülmeye başladılar ve 1480 yılından itibaren bir Osmanlı gücünün Otranto'ya ayak bastığı görülür. Ancak Orta Avrupa'daki Osmanlı ilerleyişi bir dizi yerel sorunla karşılaştı. Osmanlı'nın bu sorunlarla başetme yolu yerel özerklikler tanımaktı, ancak devletin gücü yerel idareyi doğrudan üstlenebilecek noktaya geldiğinde Slav prensliklerinin özerklikleri derhal ortadan kaldırılıyordu. Giderek Karadeniz de bir Osmanlı gölüne dönülmeye başladı.
II. Mehmet, yeniçeri ordusunu aşama aşama yeniden düzenledi. Ordunu silahlarını yeniledi, sayısını artırdı ve merkezi kontrolünü güçlendirdi. İstanbul'un fethinden sonra dikkatini Anadolu'ya yöneltti. II. Mehmet'ten 50 yıl önce Sultan I. Bayezid Anadolu'yu önemli ölçüde politik bir birlik haline getirmeyi başarmıştı ancak, 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra bu birlik yeniden dağılmıştı. Bu yüzden Türklerin kontrolündeki diğer Anadolu beylikleri ile Rum Trabzon İmparatorluğu'nu topraklarına katmak ve Kırım Hanlığı ile ittifak yapmayı amaçladı. Bu hedefinde başarılı oldu ve Anadolu'daki diğer beylikler üzerinde Osmanlı kontrolünü sağladı.

İmparatorluğun Asya cephesindeki sorunlar Avrupa cephesinden daha derindi. Gerçi Anadolu'daki hiçbir beylik Osmanlı ile boy ölçüşebilecek güçte değildi ama dinsel ve etnik duyguların öne çıktığı başka sorunlar vardı. İran, Azerbaycan ve Ermenistan'da politik bir güç haline gelen Akkoyunlular bir sorun oldu. Asya Türkmenleri, kendilerinden uzakta Balkan sınırlarında doğmuş Osmanlı'ya nazaran kendilerini Akkoyunlulara daha yakın hissediyorlardı. Ayrıca Türkmen oymakların hemen hepsi Şii olmasının da rolü önemliydi.[4] Fatih, Akkoyunluların hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli savaşında bozguna uğrattı. Ancak tarikatların ve sufilerin büyük saygınlığa sahip olduğu bu halklar arasında bir süre sonra, Erdebil'de doğan yeni bir Şii hanedanı kolan Safevi devleti kurulacaktı.

Oral Sander'e göre II. Mehmet döneminin siyasi tarih açısından en önemli özelliği "milletler sistemi"nin geliştirilmesidir.[5] İstanbul'un fethinden sonra Avrupa'daki baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi bir müslüman devletin hükümranlığı altına sığındı. Ayrıca hıristiyan ve diğer dinlerden topluluklar kendi dinsel önderlerinin yönetimi altında merkezi otoriteye karşı bir tür özerklik elde etmişlerdi. Kendi yasalarını ve yaşam biçimlerini koruyan "milletler" olarak varlıklarını sürdürebildiler. Diğer "milletler"den olanlar belki fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaş sayılmasalar da, varolan sınırlamalara rağmen benliklerini sürdürme ve barış içinde yaşama hakkına sahiptiler. Zamanla müslümanların fazla itibar etmediği ticaret alanına da el atarak zenginliklerini artırdılar. Böyle bir yönetim anlayışı, o dönem Avrupa'sındaki diğer çok-uluslu devletlerde görülmemektedir.

II. Bayezid (1481-1512)
II. Bayezid, babasının aksine barışsever eğilimli idi. Buna karşın Avrupa diplomasisinin manevralarına girmek zorunda kalmıştır. II. Bayezid yeni haçlı seferlerini engelleyebilmek için babasının başlattığı deniz gücü kurma çabasını devam ettirdi. Bunun sonunda İtalya'daki şehir devletleri birbirlerine karşı koz olarak Osmanlı'nın desteğini sağlamaya çalışacaklardır. Venedikle girilen deniz savaşlarında Akdeniz'deki Venedik deniz üstünlüğü sona erdirildi. Artık Osmanlı denizcileri Batı Akdeniz'de de seferlere girişeceklerdir.
II. Bayezid, imparatorluğun ticari ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesini teşvik etmiş ve İtalyan kent devletleriyle karlı ticari ilişkilere girmiştir. 15. yüzyılın sonundan başlayarak, İspanya'dan sürülen Yahudiler'i Osmanlı topraklarına kabul etmiştir.

Yavuz Sultan Selim (1512-1520)
Babası II. Bayezid'in tahtına oldukça sorunlu şekilde, hatta bir tür darbe ile oturan I. Selim önce kardeşleri Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut tehditlerinden kurtuldu ve sonra yeniden yükselen Safevi devleti tehdidini bertaraf etmeye girişti. Şah İsmail'in üzerine yürüyerek onu 1514'te Çaldıran'da bozguna uğrattı ve sonra Tebriz’e kadar ilerledi. Dönüşünde Dulkadiroğulları Beyliği ile Turnadağ Muharebesi yapıldı(1515). Bunu gören Ramazanoğulları Beyliği savaşmadan teslim oldu ve Anadoluda Türk birliği sağlandı. Devletin Doğu Anadolu yüksek bölgesini de içerecek biçimde genişlemesi doğudan gelebilecek (Timur saldırısı gibi) bir saldırıya karşı ülkenin savunmasını kolaylaştırıyordu.

Çaldıran seferinden hemen sonra gündeme gelen Mısır seferi ve burada Memlukların yönetimine son verilmesi ile Sultan Selim halifeliğin Osmanlı sülalesine geçmesini sağlamış oldu. Kutsal emanetlerin İstanbul'a getirilmesi, Mekke, Medine gibi kutsal kentlerin ve Hicaz haç yolunun denetimi de artık Osmanlı imparatorluğu tarafından yapılır oldu. Böylece Osmanlı, artık tüm İslam dünyasının koruyucusu olduğunu göstermişti.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566)
Kanunî Sultân Süleyman, Yavuz döneminde duraklayan Batı’ya karşı gazâ siyâsetini yeniden yürürlüğe koydu. Belgrad’ın zaptı (1521) Orta Avrupa’da; Rodos’un zaptı (1522) ise Akdeniz’deki etkinlikleri için Osmanlı Devleti’ne elverişli bir konum kazandırdı. Macar ordusunu Mohaç’ta yok eden (1526) Kanunî Sultân Süleyman, Macaristan’ın başkenti Buda’ya (Budin) girdi ve Macaristan'ı Zapolya'nın krallığında himâyesine aldı. Mohaç Şavaşı (Meydan Muharebesi) tarihin en kısa süren şavaşıdır. Bu, Osmanlı Devleti’ni Macaristan egemenliği için Habsburglar’la karşı karşıya getirdi. Kanuni, Zapolya’yı korumak için 1529’da Viyana’nın kuşatılmasıyla sonuçlanan seferi, 1532'de de Alman Seferi'ni yaptı. 1541’de ise Osmanlı egemenliğindeki Macaristan topraklarını bir Osmanlı eyaleti (Budin Eyaleti) yaparak ilhâk etti; ölen Zapolya’nın oğluna, kendisine bağlı olması koşuluyla Erdel Prensliği’ni verdi. 1543’teki Macaristan seferi sırasında ise Estergon Kalesi’ni zapt etti. 1534 de piri reis himayesindeki cezayir Osmanlılara geçti. 1551 de Trablusgarb'ı Turgut Reis komutasındaki donanma ile aldı.

II. Selim (1566-1574)
II. Selim,tahta çıktığında ilk seferini Yemen'e yaptı. Yavuz Sultan Selim döneminde alınamayan Yemen onun döneminde alındı (1568). Yemen'den sonra Cenevizlilerden Sakız Adası alınarak boğazların güvenliği sağlanmış oldu. Döneminde sadece tek bir veziriazam atamıştır. Bu veziriazam Sokullu Mehmed Paşa idi. II. Selim, yönetimi kızı Esmehan Sultan'ın kocası olan Sokullu Mehmed Paşa'ya bırakarak çok isabetli bir karar vermiştir. Osmanlı Devleti, II. Selim döneminde de gücünü korumuştur. Sakız Adası'ndan sonra Tunus, Endonezya, Astrahan, Kıbrıs gibi toprakları da imparatorluğa katmıştır. İnebahtı Deniz Savaşı'nda ise Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğratılmıştır. Kanuni]] döneminde Don-Volga nehirleri arasında bir kanal açılmış ancak kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. II. Selim döneminde Sokullu Mehmed Paşa sayesinde bu nehirler arasında bir kanal açılarak boğazlar güvenliği sağlanmıştır. Süveyş Kanal Projesi de diğer bir kanal projesidir.

Güney Azerbaycan seferi
Kanuni döneminde önemli mücadele alanlarından biri de Azerbaycan oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Azerbaycan’a karşı kazanılan Çaldıran zaferine, Osmanlı ordularının Tebriz’e kadar ilerlemesine ve tüm Doğu Anadolu’nun Osmanlı egemenliğine geçmesine karşın Sefeviler ile kesin bir barış antlaşması imzalanmamıştı. Gerek Sefeviler, gerekse Osmanlı İmparatorluğu, birbirlerine kuşku ile bakıyorlardı. Güney Azerbaycan, Anadolu’yu ele geçirme planlarından vazgeçmediği gibi, Osmanlılar da Hint Okyanusu’na kuzeyden açılan iki körfezden biri olan Basra Körfezi'ne açılan Irak topraklarını ele geçirme emelleri besliyorlardı. Bu arada iki devlet arasında sınır olayları da eksik değildi; bir takım sınır görevlileri durmadan taraf değiştirmekteydiler. Bütün bu olaylar bir araya gelince 1533'te Sadrazam İbrahim Paşa, Sefevi seferiyle görevlendirildi, arkasından da padişah Safevi seferine çıktı (1534). "Irakeyn Seferi"denilen bu seferin en önemli ve kalıcı etkisi Bağdat dahil olmak üzere Irak topraklarının Osmanlılar’ın eline geçmesi oldu (1535). Böylece Hint Okyanusu'na açılan önemli körfezlerin ikisi de Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu. Güney Azerbaycan savaşları 1555’teki Amasya Antlaşması ile sona erdi; antlaşma sonucu Azerbaycan ile merkezi Tebriz, bir kısım Doğu Anadolu toprakları Osmanlılar'ın eline geçti. Bu barış 1576 yılına kadar sürdü.

Hint Deniz Seferleri (1538-1669)
Kanuni'den sonra tahta geçen padişahların çoğu devlet işlerine fazla bir ilgi göstermemişlerdir. Devlet işleri bu dönemde Sokullu (görev süresi 1565-1579) ve Köprülüler (görev süreleri 1656-1683) gibi yetenekli sadrazamların eline geçmiş ve zayıf padişahlar ve güçlü sadrazamlar dönemi başlamıştır. Bu dönemde tahta gelen birçok sultan zaten çocuk yaşta idi. I. Ahmet (1604-1617) ve II. Osman (1618-1621) iktidara geldiklerinde 14 yaşında idiler; IV. Murat (1623-1640) 12, IV. Mehmed (1648-1687) ise 7 yaşındaydı. Bu durumda naiplik devreye giriyor ve kadınların büyük rol oynadığı bu durum bir dizi karışıklığa yol açıyordu. Bu sultanların kadınlara ve içkiye düşkünlükleri de dikkat çeker boyutta idi. Örneğin III. Murad 102 kez baba oldu ve sonra da sara hastalığına tutuldu. I. İbrahim cinsel saplantılar içindeydi ve düpedüz deliydi, sonunda da boğularak öldürüldü. Bu sultanlar, çoğu kez yeteneksizdiler. Saraydan çıkmıyor, hiçbir işe el sürmüyorlar, bizzat adalet dağıtmıyorlar, ne vezirlerini ne diğer yöneticileri denetlemiyorlardı. Kanuni'den sonra sadece III. Mehmet ve II. Osman birer sefere çıktı. İçlerinde ordunun başına geçen ve savaş adamı niteliğini hakeden sadece IV. Murat idi. Yeniçeriler de artık sultanlara saygı duymaz oldular ve ilk kez bir sultanı II. Osman'ı tahttan indirip öldürerek, yerine bir zavallıyı, I. Mustafa'yı tahta geçirdiler.

# Sultan   Tahtta olduğu dönem
1 III. Murad 1574-1595
2 III. Mehmed 1595-1603
3 I. Ahmed         1603-1617
3 I. Mustafa 1617-1618
4 II. Osman         1618-1622
5 I. Mustafa 1622-1623
6 IV. Murad 1623-1640
7 I. Mustafa 1622-1623

Music Player