5 Şubat 2020 Çarşamba

Ayıhılar - Ürüng Ay Toyon


Ayıhılar

Altay, Yakut ve Saka mitolojilerinde Abası’nın karşıtı iyi ruhlar. Yaradılışın ve iyiliğin başlangıcı olan meleklerin tamamına Ayıhı deniyor. İyilik yapan insanları koruyorlar korumasına ama yoldan çıkanları inadına yalnız bırakıyorlar. Çocukların doğmasını, toprağın bereketli, ürünlerin verimli olmasını onlara borçluyuz. Ayıhıların en kıdemlisi “Ürüng Ay Toyon”. 


Abasılar

Abasılar

Yakut Türkleri, korunmak için bu kötücül ruhlara kurbanlar sunarlar. Albastı, Alkarısı, Albız da denen ve yeraltında yaşayan bu yaratıkları bir tek şamanlar görebilir. İnsanları yalnızken, çaresiz ve sıkıntılı olduklarında yakalar, delirtir, yoldan çıkartır ve ruhunu kaçırırlar. Dişleri demirden, tek gözlü, tek ayaklı veya ayaksız ve kel olarak tasvir edilirler. 


3 Şubat 2020 Pazartesi

History Books Wallpaper


Bu güzel çalışma için '' argadesign '' ekibine teşekkür ederiz.
Bundan sonra her hafta bir yeni duvar kağıdı burada olacak 



2 Şubat 2020 Pazar

Türkler Mayalar İle Akraba mı?

Türkler Mayalar İle Akraba mı?

Yıllardır bir tartışmadır almış başını gidiyor. Türkler ile Mayalar arasında bir akrabağlık var mı? Bu durum bir çokları için imkansız, birileri için ise gerçeğin kendisi. Bu konu üzerinde sınırsız ve sayısız araştırmalar yapılmıştır. Günümüz teknolojisinde bu durum artık tamamen açıklığa kavuşmuştur. 

Türk kelimesini duyduğu anda aşağılama psikolojine bürünenleri üzerecek şekilde evet Mayalar ve Türkler akrabadır.  


https://historytexts.blogspot.com/




Peki, çoğunluğumuzun 2012 yılında haberdar olduğu bu olağanüstü uygarlığı araştırması için Atatürk'ün 1900’lü yılların henüz en başında Tahsin Bey’i Orta Amerika’ya gönderdiğini söylesek şaşırmaz mıydınız?

Evet. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Tahsin Bey’i kayıp kıta Atlantis ve Maya Uygarlığını araştırması için Orta Amerika’da Meksika’ya gitmesi için görevlendirmişti. Daha sonra Tahsin Bey’e ‘Mayatepek’ soy ismini de yine Atatürk vermişti.

Peki neden? Atatürk’ün Tahsin Bey’den istediği araştırma hangi konuları kapsıyordu?

Türklerin kökeni ile bu olağanüstü uygarlık arasında ne gibi bir bağ vardı?

Reisi Cumhur Recep Tayyip Erdoğan henüz başbakan iken Meksika’ya yaptığı bir ziyarette Matias Romero Enstitüsü’nde Meksikalılar ile kardeş olduğumuzu vurgulamış ve ‘Soyadımız Mayatepek’ demişti. Gelin sizlerle tarihin gizemli dünyasında bugün, Mu ve Maya Uygarlığına doğru bir yolculuğa çıkalım ve geçmişin bu gizemli yollarında kökenlerimiz üzerine sorularımıza cevaplar arayalım.


Mayalar, MS. 1. milenyumda tarih sahnesinde yerlerini almış olan bir Orta Amerika toplumudur. Yaşadıkları coğrafyayı anıtmezarlar, görkemli tapınaklar ve gözlemevleriyle süsleyen Mayalar, geçmişi pek çok bilinmeyenle dolu, astronomi alanında çığır açmış gizemli ırklarından biridir. Mayalar, bilgilerini kayıp kıta Atlantis’in uygarlığı Mu’ya mı borçludur bilinmez lakin olağanüstü yeniliklere imza attıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu sıra dışı uygarlığın matematik ve astronomide çağlarının çok önünde bilgilere sahip olduğu bilinmektedir. Güneş, Ay, Mars ve Venüs hakkında net gözlemlerde bulunan Mayalar çok daha uzak yıldızları ve hareketlerini dahi izleyebilmişlerdir. Yaşadıkları dönemde güneş tutulmalarını önceden tahmin edebilmeleri bunun kanıtı niteliğindedir.

Mayalar astronomide olduğu gibi matematikte, tıpta, eczacılıkta, fizik ve kimya alanlarında da şaşırtıcı ilerlemeler kaydetmişlerdir. Yapılan araştırmalar Mayaların 2 bin yıl öncesinde kusursuz beyin ameliyatları gerçekleştirdiklerini, saç telleri ile dikişler attıklarını, diş dolguları yaptıklarını ortaya koymaktadır. Rakamları kutsal atfeden Mayaların mimari dâhil olmak üzere yaşamlarının her alanında ileri düzeyde bir matematik kullandıkları görülmektedir. Sümerlerin sistemi dışında 0 rakamını kullanan ilk uygarlık da yine Mayalar olmuştur.

Mayalar üç farklı takvim sistemi kullanmışlardır. Bunlardan en dikkat çekici olanı gündelik yaşamlarında kullandıkları ve bir güneş yılını 365 gün olarak belirledikleri güneş takvimidir. Tam olarak söylemek gerekirse bu takvime göre Mayalar’ın bir yılı 365,2420 gündür. Modern astronomiye göre bir güneş yılının 365,2422 olduğu göz önüne alındığında ikisi arasındaki farkın yalnızca 17 saniye olduğu görülmektedir. Günümüzden bin yıllar öncesinde Mayaların kullanmış olduğu bu takvim uygarlığın astronomi alanında ne denli ileri bir bilgiye sahip olduğunu gözler önüne sermektedir.



Olağanüstü özellikleri ile Mayaları tanıyarak başladığımız yolcuğumuza Tahsin Bey’in Meksika araştırmaları ile devam ediyoruz.

Türk Dil ve Tarih Kurumu'nu kurduran, Türkler ve Türk Dilleri hakkında araştırmalar yapılmasını isteyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Güneş Dil Teorisi”nin de araştırmacılarından biri olan Türk diplomatı Tahsin Mayatepek'i Meksika'ya maslahatgüzar olarak tayin etmiştir.

Tasin Bey de görevi ifa etmek için Meksika’ya giderek Maya dili ve kültürü üzerine araştırmalar yapmıştır. MÖ. 50.000 - 12.000 yılları arasında Büyük Okyanus'ta var olduğu ve büyük bir felaket sonucunda battığı iddia edilen “Atlantis- Mu Uygarlığı” üzerine yoğunlaşan Mayatepek öncelikle Amerikalı jeolog William Niven'in 1920'lerde yaptığı çalışmaları incelemiştir. Niven, Meksika'nın başkenti Meksika City'nin kuzeyinde yaptığı kazılarda tabletler bulmuş ancak yazıları çözememiştir. Tabletleri çözen kişi ise Tarih Bilimci James Churchward olmuştur. Tam olarak 12 bin yıl öncesine dayanan bu tabletlerin üzerinde Mu Uygarlığının kurulu olduğu Kayıp Kıta Atlantis'ten söz edilmektedir.

Churchward, “Tabletler çok eski bir tarihte dünyamızda bizden daha üstün ve çok daha ileri bir uygarlığın yaşam sürdüğünü tartışmasız bir biçimde kanıtlıyor. Tabletler, Mu kıtası insanlarının, bir yandan Türklere, Uygurlara, bir yandan Hindistan, Babil, Pers, Mısır ve Maya uygarlıklarına kadar bağlar kurmuş olduğunu ve varlıklarını sürdürmüş bu artçıl uygarlıkların da Mu’ların sönmekte olan közlerinden başka bir şey olmadığı konusuna şahitlik etmektedirler” demiştir. 
Maya ve Kızılderili Dillerinde Yer Alan Türkçe Kelimeler Ve Anlamları


Tahsin Mayatepek Atatürk'e Churchward'ın 3 kitabını göndermiştir. Mayatepek Atatürk’e kitaplar haricinde 3 defterden oluşan toplamda 14 adet rapor sunmuştur. Bugün defterlerden biri kayıp olmakla birlikte 7. raporundan 14. raporuna kadar ki kısmının korunduğu bilinmektedir. Mayatepek raporlarının birinde;

“70 bin sene önce arzın üçüncü devresinde Mu'dan çıkan yüksek ilmi marifet sahibi insanlar, üç muhtelif yolu takip ederek Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına yayılmışlar ve oralara yüksek medeniyetlerini götürmüşlerdir. Birinci kolu Mu'dan Maya namıyla çıkarak, Asya'nın şark kıyılarına ayak bastıktan sonra Uygur namını alan Mu çocukları teşkil etmektedir” ifadelerine yer vermiştir.


Yani Tahsin Bey, Churchward'e dayanarak Mayaların ve Uygurların Mu'nun çocukları olduklarını ve dünyaya medeniyeti yaydıklarını anlatmıştı. Tahsin Bey hazırladığı rapora şu sözlerle devam etmiştir:

“Uygurlar, Asya'nın şark kıyılarına gemilerle çıkarak oralardan Orta Asya'ya müteakiben Balkanlara ve nihayet Fransa'nın garbındaki Britanya ve İspanya'nın kuzeyindeki Bask arazisine ve İrlanda adasına kadar yayılmışlar ve bu suretle Asya'nın şark kıyılarından Avrupa'nın garp sahillerine kadar uzanan cesim araziye Mu'nun ve diğer deyişle Türklerin medeniyet dil ve dinini neşretmişlerdir.” 
Mayatepek Maya dili ve kültürü ile Orta Asya kavimleri ve Türk dili, Türk kültürü arasındaki benzerlikleri, Güneş Kültü, semboller, işaretler, kelime kökenleri, kilim desenleri, şaman inanışı, gelenekler ve uygulamalarına dair benzeşen örnekleri tespit etmiş ve James Churchward'ın eserlerine de dayanarak, konuyu Mu Medeniyeti'ne kadar dayandırmıştır.
Mayatepek çalışmalarını asıl olarak dil birlikteliği üzerine yoğunlaşarak yürütmüştür. Benzeşen veya türdeş denilebilecek kelimelerin sayısı 100 den fazladır. Ama sadece dil benzerliği yoktur.
Örneğin güneş imgesi hem Mu'larda hem de Uygurlar'da kutsaldır ve 'tanrı' anlamına gelmektedir. Mu uygarlığının en temel sembollerinden biri olan Ay, Uygurlar'dan bu yana birçok Türk devletinde bayraklarda kullanılan bir simge olmuştur. Tahsin Bey’in büyük bir titizlik ve heyecanla yürüttüğü çalışmaların sonucunda benzerliği noktasında şaşırtan kelimelerden bazıları ise şöyle;

Maya dilinde: Tuy- Türk dilinde: Tüy

Maya dilinde: Kiniş- Türk dilinde: Güneş

Maya dilinde: Koça- Türk dilinde: Büyük

Maya dilinde: Yaşıl- Türk dilinde: Yeşil

Maya dilinde: Yaş- Türk dilinde: Yaş

Tahsin Bey’e ‘Mayatepek’ soy isminin Atatürk tarafından verildiğini yazımızın en başında belirtmiştik. ‘Maya dilinde ‘Tepek’in Türk dilinde karşılığı ‘Tepe’dir. Ve ‘Mayatepek’ ‘Tepedeki Maya’ anlamına gelmektedir. 
Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock;

Kızılderililer Türk'tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika'da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar'dan olan Cherokee'ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir. Amerikanın yerli halkları, Kızılderililer, Meksikalılar bu teze çok pozitif tepki veriyor. Çoğu kabul de ediyor. Ancak ABD'deki Amerikalıların veya İngilizlerin pek hoşuna gitmiyor. 
https://historytexts.blogspot.com/

Amerİka kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika'daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı) + Tiwa ( Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir. Peru'daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır'dakilerden daha eskidir ve Türkçe'de 'hükümdar' anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir. Meksika'da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika'da tepek deniliyor; Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var. İspanyollar Meksika'ya ilk geldiklerinde Aztek'lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar 'İnana' cevabını vermişti. Bu Antik Sümer'de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor. Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle 'Karaskus' diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika'yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya'dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.
Kızılderililer ve Mayalar Amerika kıtasına yayılmış Türk Boylarıdır. Konuştukları dil dahil Türkçedir.
Rus antropologların araştırması, Kuzey Amerika kıtasının ilk sakinlerinin genetiko beşiğinin Sibirya’nın güneyindeki dağlık Altay bölgesi olduğu ortaya çıkartı.. ABD ‘deki İnsan Genetiği dergisinde yayımlanan araştırmayı yapanlardan Pennsylvania Üniversitesi Antropoloji bölümü Doçenti Theodore Schurr, Rusya, Moğolistan, Çin ve Kazakistan’ın kesiştiği Altay bölgesinin onbinlerce yıldır çok sayıda halkın gelip gittiği kilit bir yer olduğunu belirtti. Araştırmaya göre, Amerika kıtasındaki ilk insanların ataları bu halklardan biriydi ve bugün Rusya Federasyonu’nun bir parçası olan Altay’dan 20 bin ila 25 bin yıl önce gelmişlerdi. Asyalılara ait genetik özelliklere sahip bu insanlar, o dönemde sular altında olmayan Bering boğazını geçmeden önce tüm Sibirya’yı katettiler. Araştırmalarında, Amerikalı kızılderililerin ve Güney Altay bölgesinde yaşayan yerli kavimlerin DNA’larında Y kromozumunu (babadan geçen) analiz eden bilim adamları, iki grubun paylaştığı ve bunlara özgü genetik mutasyonu bulmaya çalıştılar. Araştırmanın sonucunda, Amerikalı ve Rus antropologlar, her iki grupta da, anneden miras mitokondriyal genlerde de aynı genetik özellikleri buldular. Çalışmalarında bu mutasyonların ortaya çıkması için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini hesaplayan bilim adamları, Altay genlerinin 13 bin ila 14 bin yıl önce Amerikalı yerlilerinkinden ayrıldığını tahmin ediyorlar. 

https://historytexts.blogspot.com/

Tılsımlı Gömlekler

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Padişahların ve Şehzadelerin giymiş oldukları Tılsımlı Gömleklerin sırları konusunda ufak bir araştırma.

Topkapı Sarayı'nda tılsımlı 90 civarında padişah kıyafeti bulunuyor. Bu kıyafetler Müneccim başının yıldızlara bakarak belirlediği günde dikilmeye başlanıyor. Müneccim başı halk arasında "Eşref Saati" olarak bilinen bu özel anı belirledikten sonra sarayın derin hocaları kıyafete yazılacak tılsımları belirliyor. Bunlar daha çok dua ve hala anlamı çözülemeyen rakam ve şekillerden oluşuyor. Hocaların belirlediği bu şekil ve dualar padişah kıyafetine dönemin en kıymetli hattatları tarafından işleniyor.
 
 
 
Topkapı'daki tılsımlı kıyafetler genellikle 3 önemli sebep için hazırlanmış. Bunlardan ilki savaş tılsımı. Padişaha savaşa giderken giymesi ve kazadan korunması için dikilen bu kıyafetler özel dualarla işlenmiş. Hastalıklara karşı da tılsımlı kıyafetler bolca yapılmış. Bir de ruhsal durumu koruma ve nazara karşı farklı dua ve şekillerle bezenmiş kıyafetler tasarlanmış. Bu kıyafetler üzerindeki bir çok şekilin sırrı ve yer alan rakamlar henüz tam aydınlatılabilmiş değil. Doç. Dr. Hülya Tezcan'ın dediğine göre bunlar çözümlenirse bir çok hastalığın alternatif tıptaki iyileştirme şekli ortaya çıkacak.
 
 
 
Tılsımlı kıyafetler üzerinde şu ana kadar 55 sure tespit edildi. Bu kıyafetlere en çok yazılan ise Fatiha suresi. Yasin hastalıklara karşı yapılıyor ve genellikle de ölüm döşeğindeki padişahların kıyafetlerine işleniyor. Fetih suresi savaşa çıkacak olan padişahların kıyafetlerinde mutlaka yer alıyor. Ayetel Kürsi de belalardan koruduğu için yine savaş kıyafetlerinde sıkça kullanılıyor. Felak ve Nas sureleri ise daha çok ruhsal hastalıklarda gömleklere işlenmiş. 

Gömleklerde yazı olarak 4 meleğin ismi bulunuyor. Mikail, Azrail, cebrail, israfil meleklerin isimleri var. Kıyafetlerde dikkat çeken Besmele'nin ayetlerin dışında özel olarak kullanılması ve yazım şekli ile bir kare oluşturulması. Esma-ül Hüsna da aynı şekilde tılsımlı kıyafetlerin vazgeçilmesi... Aynı şekilde peygamber isimleri de bu tılsımlı gömleklerin vazgeçilmezi. Hz. Muhammed, Hz. Süleyman ve Hz. Ali gömleklerin neredeyse tamamında bir şekilde geçiyor.
 

Gömleklerde en çok Hz. Muhammed'e ait semboller yer alıyor. Öyle ki bir padişah kıyafetine Hz. Muhammed'in ayak izi dahi işlenmiş. En çok kullanılan şekil ise yine Hz. Muhammed'in Nübüvvet Mührü. Bu mühür, önemini belirtmek için genelde çerçeveye alınıyor ve altın yaldızla işleniyordu. Hz. Muhammed'in bu mührü gömleğin hep sağ kısmında bir köşeye nakşediliyor. Göğüs kısmına ise peygamleri anlatan sözler işleniyor. Aynı şekilde sahabelerin isimleri ve künyeleri de bu gömleklerdeki en önemli figürler. 


Tılsımlı kıyafetler patiskadan yapılmış kumaşlarla tasarlanıyordu. 90 civarındaki tılsımlı kıyafet içinde sadece 2 tanesi farklı. Bunlardan biri atlastan diğeri ise ipekten yapılma. Patiska kullanılmasının sebebi üzerine yazı yazılması. İnce ve kaygan bir tabakayla kaplanan bu patiska kıyafetleri nakkaşlar belirlenen dua ve sembollerle beziyorlardı. Haliyle de bu tılsımlı kıyafetler asla yıkanmıyordu. Zira yıkandığında üzerindeki dua ve semboller yok oluyordu.
 
 
 
Hemen hemen her padişahın Mührü Süleymanlı bir kıyafeti bulunuyor. Mührü Süleyman yıldız şeklinde. Padişahlar bu figürü Hz. Süleyman'ın bütün canlılara hitap edebilmesi, hayvanların dilini anlayabilmesi sebebiyle tercih ediyordu. 

Müneccimler ve derin din alimleri ise Hz. Süleyman Mührü'nü tılsımlarının bir parçası olarak görüyorlardı. Bu mührün yanına genellikle 4 büyük meleğin ismi yazılıyordu.
 
Padişahın giydiği yakanın şekli kaftan şekli gibi. Padişahlar bu kaftanı culüs ettiğinde yani tahta çıkışta giyiyor. Değerli bir kumaştan yapılıyor bu kaftanlar. Yakası kürkle çevrili. Bu yakalar nazara karşı kullanılıyordu. 
 
 

Hazreti Ali de padişah gömleklerinde sıkça yer alan bir figür. Bir gömlekte Allah- Muhammed-Ali üçlemesi yer alıyor. Ali'nin kılıcı zülfikar da gömleklerin üzerine işlenmiş.


Evliya Çelebi Cadıların Savaşı’nı gördü mü?



Evliya Çelebi Cadıların Savaşı’nı gördü mü?


Bu konuda Evliya Çelebi yazıtlarında üç farklı olaydan bahsetmektedir.


Kan Emen Zombiler, Bulgar Kadın Büyücü ve Tatar Büyüsü Olayları.



Evliya Çelebi Hicri 1076 Şevvalinin 20. gecesi Hatukay Çerkez diyarının 300 küsur haneli Pedsi köyünde cadıların gökyüzündeki savaşına şahit olduğunu yazmış.Zifiri karalık bir gecede yıldırımlar aniden kıyametler gibi kopmaya başlar. Evliya civardaki Çerkezlere sorup, “Vallahi yılda bir defa böyle karakoncolos gecesi olur, Çerkez oburları (cadıları) ile Abaza oburları göklere uçup ceng-i azim eder, vuruşurlar” cevabını alır.
 


70-80 bin kişiyle dışarı çıkan Evliya Çelebi büyük ağaçlar, küpler tekneler, hasırlar araba tekerleri, fırın söykeleri ve daha nice benzer eşyalara binmiş Abaza cadılarıyla, at ve sığır leşlerine, deve ölülerine binmiş, ellerinde yılanlar, at deve kelleleri olan Çerkez cadılarının savaşa tutuştuğunu yerler içerisinde görür. 6 saat süren bu çatışmada büyük bir gürültü duyulur ve gökten havadan keçe, sırık, küp, tekne, kapı gibi eşya parçalarıyla, araba tekerleri at, insan ve hayvan uzuvları yağar. 7 Abaza Cadısı ve 7 Çerkez Cadısı yere düşünce Çerkez Cadıları hemen 2 Abaza Cadısı’nın kanlarını emerek öldürür ve ölülerini ateşe atar. Horozların ötmesiyle son bulan savaşın ardından diğer cadılar da gider. Evliya Çelebi böyle hikayelerin gerçek dışı olduğunu fakat kendisinin bunu görüp yaşadığını ve hayrete düştüğünü belirtir.



Karakancolos Geceleri’nde ortaya çıkan ve insan kanı içen cadıları da yazan Evliya Çelebi bazı gecelerde cadıların musallat olduğu kişinin kanını içip hasta ettiğini anlattı. Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre; kanı içilen insanın kimsesi yoksa o kişi yatağa düşüyor ve ardından ölüyor. Eğer kanı içilen insanın yakınları varsa bir cadıcı ile mezarlıkları dolaşıp cadının çıktığı toprağı eşilmiş mezarı bulup orada kanı içen cadının leşi bulunuyor. Hemen ardından cadı mezardan çıkarılarak göbeğine böğürtlenin kazığı çakılır. Ardından cadının ölüsü yakılır. Böylece cadının sihri yok olurken kanı emilen kişi de şifa bulur.


Evliya Çelebi Osmanlı Döneminde ‘yaşayan insan kanı içen cadılar’ olarak tanımladığı vampirleri de şöyle anlatmış: Bu cadılar (vampirler) halkın arasında gezer ama kimliğini ortaya çıkarmazlar. Zamanı gelip kudurunca tuttuğu birinin kulağının arkasından kanını emer… Kanı emilen kişi gün be gün hasta olur. ‘Cadı Üstadı’ bulunup, gözleri kan içmekten kan çanağına dönmüş olan o cadı aranır ve yakalanınca zincire vurulur. 3 gün 3 gece zincire vurulan cadı, yaptığı işi ve cadı olduğunu itiraf edince onun da göbeğine böğürtlen çubuğu sokulur. Cadıdan çıkan kan, kanı emilen kişinin yüzüne sürüldüğünde kişi şifa bulur. Cadının leşi hemen yakılır. Bu cadılık derdi vebadan daha kötüdür. Genellikle Moskof, Leh, Çek taraflarında yaygındır.



Evliya Çelebi’nin Osmanlı Dönemi’nde Rumeli denilen günümüzde Bulgaristan’ın Çalıkkavak köyünde Müslüman olmayan bir ailenin evinde konaklamakta olduğu sırada yazdığı anıları ise diğerleri kadar tüyler ürpertiyor. İşte Evliya Çelebi’nin yaşadıkları: Ateş karşısında istirahat ederken, kapıdan saçı başı dağınık, çirkin yüzlü, yaşlı bir kadın girer. Ateşin başında oturan kadın kendi lisanında küfürler etmeye başlar.


Evliya, önce dışarıdaki adamlarının kadını kızdırmış olabileceğini düşünür ve çağırtıp sual ettiğinde, “Haşa bir şeyden haberimiz yoktur” cevabını alır.Sonra bu acuzenin etrafına kızlı erkekli 7 çocuk gelip onlar dahi ateşin etrafını saralar ve hep birlikte “çağıl” “çağıl” Bulgarca konuşmaya başlarlar. Evliya ise “ne garip temaşadır” diyerek bunları seyre koyulur. Uykuya dalan Evliya Çelebi gece yarısı gürültüyle uykusundan uyanır ve karşısında cadının ocaktan bir avuç kül alıp kendi cinsel organına sürdüğünü görür. Ardından cadı 7 çocuğuna kül püskürterek onları iri piliçlere döndürür. Sonra kendi başına da külü döker ve o da büyük bir tavuk olur. O an evliya, “Bre oğlan” diye feryat ettiğinde, adamları hemen koşup gelirler ve burnundan kan boşladığını görürler. Evliya ise onlara, “bu ne haldir bre, dışarı çıkın bakın hele bir kütürtdür kopuyor” der. Dışarı çıkan adamlar tavuğa dönmüş cadıların atların arasında gezdiğini atların da çıldırdığını görürler.


Bundan sonrasını Evliya'nın adamı şöyle anlattır; “Bir baktık ki bir kefere, zekerini çıkarmış tavukların üzerine sepe sepe işemektedir. O an sekiz tavuk benî âdem (insan) olup biri yine o ihtiyar acuze oldu ve o işeyen kefere ve sair kefereler acuze kadını, çocukları kollarından tutup döve döve ve bir tarafa götürdüler. Ardı sıra gidip baktık ki meğer vardıkları yer kilise imiş. Hatunu papaza teslim edip papaz okuyup üfleyerek ‘afaroz-u mandolos' eyledi.


Evliya anlatısına şöyle devam eder. Bu olay üzerine adamlarım yemin verdiler. Antepli Müezzin Mehmet Efendi ve adamları, Mataracıbaşı ve adamları hepsi bu olayı görüp tavuğun insan olduğuna şahit oldular' dediler.O gece sabaha kadar korkumdan veya kanımın hareketinden burnumun kanı dinmedi. Ta vakit sabah olduğunda kandan kurtuldum. Sonra müezzin ve mataracının adamlarını çağırıp sordum Vallahi akşam tavukların üzerine o Bulgar kefere işeyince tavuklar adam oldu. İsterseniz işeyen herifi getirelim. dediler. Ben de ‘Canım, haydi getirin.' dedim.Gelen Bulgar gülerek; ‘Sultanım, o karı başka soydur, yılda bir kere kış geceleri öyle karakoncolos olurdu ama bu yıl tavuk oldu, kimseye zararı yoktur.' deyip gitti. İşte bu hakir mezkûr Çalıkkavak'ta böyle bir temaşaya şahadet edip aklım başımdan gide yazdı ve Çalıkkavak balkanı'nın hâl-i ahvâl-i pûr-melâli böyledir, Hudâ hıfz ide” diyerek anlatıyı noktalar.



Tatar vilayetinden İstanbul’a dönmekte olan Evliya Çelebi yaşadıklarını da şöyle anlatmış: Yolda, artık çarşı, pazar, dükkân ve hamamları kalmamış bir zamanların virane şehrinden geçerken Evliya “zaman-i kadimde bu vilayetler âbâd idi, ammâ şimdi harab olup akçe ve pul ve bâğ u bâğçe ve çârsû-yı bazar ve hân u hammâm ve dahi kilise dahi kalmamıştır. Ahali ise ne kâfirdir ne müselmân.” dedi.


Dedikten sonra, “Bu kalelerin bazıları zamanında değerli mücevherlerle süslenerek yapılmışlarsa da Tatar eline girdikten sonra sual ne lâzım, cevâhir mi kalır? ” diye serzenişte bulunur. İstanbul yolunda Azak'tan doğru ilerleyip Kuban nehrini geçmek zorundadırlar. Gemi olmadığından nehrin kenarına varıp çadır kurmak isterler, fakat soğuktan donmuş toprağa çadır kazıklarının girmesi bile mümkün olmaz.
https://historytexts.blogspot.com/


Ardından bir köse Kalmuk Tatarı çıka geldi ve Paşa'ya: “Paşa bana zararının dokunmayacağına yemin ver” dedi. Paşa da Kuran'a el vurup yemi etti. Bunun üzerine Kalmuk: ‘Sultanım, sizin başınıza rüzgârı, kızıl kıyameti koparan, bu kadar arabaları, çadırları yere vuran bendim ki marifetimi size izâr edeyim istedim. İmdi, eğer bu nehri aşmak niyetindeyseniz, bana bir at, bir kürk ve yüz kuruş verin. Yine kızıl kıyamet koparıp ve bu suyu dondurup, buz hâline koyayım. Cümleniz selametle karşıya geçip, maksadınıza nail olasız” dedi.


Mehmet Paşa, ‘Bre medet, öyle olsun hadi!' deyip, Kalmuk'un istedikleri verdirtti. Kalmuk, atını alıp, bir tarafa bağladı ve orman içine doğru yürüdü.Evliya Çelebi Kalmuk'un yaptıklarını gizlendiği yerden hayretle izliyordu. Kalmuk Tatarı bir ağacın dibinde def-i hacet edip kıçını yukarı çevirip kar üstünde taklalar atarak bir takım hareketler yaptı. Sonra ellerini yere koyup ayaklarını havaya kaldırıp, necasetini alnına sürerek bir müddet bu şekilde durdu.Birden doğu, batı ve kuzey taraflarından kara bulutlar toplaşıp, gök gürlemesi ve şimşek ile bir büyük rüzgâr koptu. Kalmuk Büyücüsü, necasetinin etrafında üç dört defa dönüp, eliyle parçalar alıp havaya savurdukça yıldırımlar çakıp kıyametler kopar oldu.



Bu sırada askerler, Paşa'nın emriyle toplaşıp buz kesen nehirden karşıya geçmeye başlamışlardı. Fakat Dîvân efendisi ve mutaassıp birkaç zât ise sihir tesiriyle oluşan bu buzdan geçmeye reddetmişlerdi. Paşanın, geçmelerini emretmesiyle yine de Felak, Nas sureleri ve esmâü'l-hüsnâları okuyarak geçmeye koyuldular. Ancak okudukları dualar sihri bozduğundan buz delindi ve bir kısmı suya düşüp boğuldu.Bu sırada hızla koşup gelen Kalmuk'lu büyücü ise sihrini bozdukları için başındaki kalpağını yere vurup feryat ü figan bağırarak Paşa'ya ve buz üstündekilere “Arapça” okumadan hızlı hızlı geçmelerini tembih etti.

Bu bölümde yazılanların hepsi alıntı olup evliya çelebi yazıtları yanı sıra çeşitli alıntılara dayanmaktadır. 


 

Tırnova Olayı

Tırnova Olayı

Tırnova, günümüzde Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan bir şehirdir. Sofya’nın batısında yer alır. Şehir 1393 senesinde, I. Bayezid devrinde Osmanlı tarafından ele geçirilmiştir.

Tırnova Olayının Ortaya Çıkışı

Tırnova Vak’ası ile ilgili bütün bildiklerimiz, 21 Cemaziyelevvel 1249 yani 6 Ekim 1833 tarihli Takvim-i Vekai gazetesindeki birkaç sütunluk haberden ibarettir. Bu haberde, Tırnova Naibi Ahmet Şükrü Efendi’nin yazdığı mektubun aynen yayınlandığı söylenmektedir.


Ahmet Şükrü Efendinin Mektubu

Mektup dönemin dili ve resmi gazete jargonu sebebiyle gayet ağır tamlamalar ve bugün için anlaşılamayacak kelimelerden oluşmaktadır. Bu sebeple biz mektupta yazanları anlaşılır biçimde bir özet halinde sunmayı daha uygun bulduk. Mektubun tamamını merak edenler gazetenin adı geçen tarihli nüshasını inceleyebilirler. Ahmet Şükrü Efendi mektubunda özetle şunlara değiniyor. Tırnova şehrinde cadı zuhur etmiştir. Görünmeyen varlıklar insanların üzerilerine taş, toprak, tabak, çanak,sahan gibi eşyaları atıyorlar. Evlere girerek bohça ve yastıkların yerlerini değiştiriyorlar. İnsanlara sorduğumuzda üzerilerine bir camış oturmuş gibi ağırlık hissettiklerini beyan ediyorlar. İki mahalle ahalisi hanelerini terk ettiler. Cadı dedikleri bu varlıkların ahaliye zarar vermesi üzerine, cadıcılık ile meşhur olan Nikola namlı birisiyle 800 kuruşa cadıları kovması karşılığında pazarlık edildi.


Nikola bölgeye gelerek kendi sihirli tahtasıyla , büyü meziyetlerini kullanarak iki mezarı tespit ediyor. Bu mezarların Ali ve Abdi Alemdar adlı iki Yeniçeri kardeşe ait olduğu söyleniyor. Nikola ise bu mezarların cadılı olduğunu ve mezarların açılıp, cesetlerin göğüslerine birer tahta kazık çakılmasını ve yüreklerinin çıkartılarak kaynar suda haşlanması gerektiğini söylüyor. Nikola’nın Talimatlarına uyularak mezarlar açıldı. Fakat Yeniçerilerin bedenlerinin büyüdüğünü ve kılları ile tırnaklarının uzadığını görenler korkarak dehşete düştü. Günümüzde ölümden sonra bedendeki etlerinin çekildiği için kılların ve tırnakların uzuyormuş gibi göründüğünü bilmekteyiz.


Fakat o tarihlerde bu tıbbi bilgiler bilinmediği için yüksek ihtimalle cesetlerdeki bu gelişimleri gören insanlar, bu Yeniçerilerin gerçekten kendilerine musallat olduklarını zannetmiş olmalıdırlar.Cesetlerin göğüslerine kazık çakılıp, yürekleri kaynak suyla haşlandıktan sonra Cadıcı Nikola, kesin bir çözüm için bu cesetlerin tamamen yakılarak kül edilmesi gerektiğini söyledi.


Bunun sonucunda fetva alınarak, iki Yeniçerinin cesedi yakıldı ve Tırnova ahalisi cadılardan kurtulmuş oldu.Evliya Çelebi Seyahatnamesinde benzer bir olay bu doğaüstü olayın bir benzerine de Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı eserinde rastlıyoruz. Bunda göre Evliya Çelebi, obur adı verilen birtakım mitolojik yaratıklardan bahsetmekte, bunların mezarlarından kalkarak insanların kanını emen yaşayan ölüler olduklarını söylemektedir. Esasında Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde bu ve benzeri birçok inanması güç yazılara rastlanmaktadır. Bunların yanı sıra Evliya Çelebi, gezip gördüğü mekanları ve bölgeleri çok iyi ve gerçeğe yakın bir biçimde tasvir etmiştir.


Bu konu her ne kadar doğrudur veya yanlıştır yorum sizin. Lakin konu hakkında güncel yorumlar şu şekilde; 
Ülkemizin önemli tarihçilerinden İlber Ortaylı, bu olaya Yeniçeri Ocağının kaldırılması hadisesinden bakmaktadırlar. 1826’da II.Mahmut tarafından tamamen silinen ocağın ardından, böyle bir haberin yazımı ile aslında Yeniçerileri kötülemeye yönelik bir propaganda amacı güdüldüğünü söylemektedirler. Bu görüş, aslında fazlaca paranormal gibi görülen bu olayı gayet somut bir zemine oturtmaktadır.
Osmanlı Devleti’nde cadılar üzerine bir değerlendirme adlı makalesinde bu konuya değinen Zeynep Aycibin de dönemin resmi tarihçisi Ahmet Lütfi Efendinin bu olaydan hiç bahsetmemesine dikkat çekmektedir. Bununla beraber Ahmet Lütfi Efendinin Tırnova Olayını pek dikkate değer bulmadığı ve olanlara inanmadığı için tarihlerinde bahsetmediği görüşünü savunmaktadırlar.

 

Music Player